Andrey Tarkovsky. A Cinema Prayer / Andrey Tarkovski: Bir İbadet Olarak Sinema (2019)

Andrey Tarkovsky’nin şiirsel sinemasını yıllar önce keşfettiğimde benliğimden ve ruhumdan vurulmuşa döndüm. Bunu bir yönetmen için kullanmak ve bunu dile getirmek çok ender bir durumdur. Kieslowski, Tarkovsky, Kurosawa tabi ki Hitchcock tarzları farklı olsa da beni derinden etkileyen isimler. Tarkovsky’i yakından tanıma isteği ile iki kitabını kitaplığıma ekledim. “Zaman zaman içinde” ve “Mühürlenmiş Zaman” kitaplarını okurken bir yandan “Nostalgia, The Sacrifice, Ivanovo detstvo, Stalker, Zerkalo, Solyaris ve Andrei Rublev
filmlerini izleyip okumamı tamamlıyordum. Bu zahmetli çabadan sonra bir “Sineokur” olmaya karar verdim. Sinema yedinci sanat olarak sadece bir izleyici görüşü sunmuyor aynı zamanda farklı okumalara kapı açan zengin bir düş dünyası, hayatı anlama çabası ile çok daha fazlası. Tarkovsky’nin benim dünyamda çok özel bir yeri var. Mubi bu ay koleksiyonuna bu belgeseli ekleyince bunu izlememek olmazdı. Ama belgeseli büyük bir beklenti içerisinde izlemedim çünkü beklentimi karşılayacak bir sunum bulamayacağım konusunda bir yargım vardı. İyi ki de öyle yapmışım.

Belgeselden önce Tarkovsky notlarımı hızlıca karıştırdım. Tarkovsky’nin aktardığı bir mektup hemen gözüme çarptı. Aslında bu mektup benim Tarkovsky’i sevme nedenimi açıklıyordu.

Tarkovsky: Bir kadın, kızından aldığı mektubu bana yollamıştı. Öyle sanıyo­rum ki, bu mektupta bütün yaratıcı eylem ve bu eylemin iletişimsel işlevi ve imkanı, şaşılacak derecede kapsamlı ve duyarlı biçimde di­le getirilmiştir. “Bir insan kaç sözcük bilebilir ki?” diye soru yönel­tiyor kız , annesine:

Mektup;

Günlük konuşmada kaç sözcük kullanıyoruz ki? Yüz, iki yüz, üç yüz? Duygularımız sözcüklere bürünür; sözcüklerle acıyı, sevinci, iç dünyamızda olup bitenleri dile getiririz, yani aslında dile getirilemez şeylerin hepsini sözcüklerle aktarmaya kalkışırız. Romeo, Juliet’e harikulade sözler söylemişti, son derece parlak ve güçlü. Ama bu sözler, yüreğinden taşan duyguların acaba yarısını olsun ifade ede­biliyor muydu? Kendi nefesini kesen ,juliet’inse aşktan başka bir şey düşünmemesine yol açan bütün o duyguları?

Anlaşmanın bambaşka bir dili, başka bir şekli daha var: duygular ve görüntüler. Bu tür bir iletişimle ayrılıklar aşılır, sınırlar yıkılır. is­tekler, duygu ve taşkınlıklar, bugüne kadar aynanın her iki tarafın­da, kapının önünde ve arkasında durup kalmış olan insanlar arasın­daki engelleri alıp götürür… Beyazperdenin çerçevesi genişler, o gü­ne kadar bize kapalı bir dünya serilir önümüze, bu dünya yeni bir gerçekliktir… Bütün bunlar sadece küçük Alekscy’in aracılığıyla olmaktan çoktan çıkmıştır: Artık doğrudan Tarkovski’nin kendisi, perdenin öte tarafında oturan seyirciye seslenmektedir. Artık ölüm yok, ama ölümsüzlük var. Zaman tek ve yok edilmez bir birimdir. Tıpkı şiirde dendiği gibi: “Tek bir masa, dedeler ve torunlar için. . . ” Bu filme başka açılardan da yaklaşmak mümkün; ben daha çok duygu­sallığı seçtim. Sen nasıl buldun? Lütfen bana yaz …

Tarkovsky’nin şiirsel sinemasının anlatımı katı gerçeklerin gölgesinde değil yaşamın sürekli kendini yenileyen, çatışan, dönüşen tarafında vücut bulur. “Stalker” filminde ana karakterimiz etrafında şöyle bir metin dile getirilir. “Bir insan yeni doğduğunda zayıf ve esnektir. Öldüğü zamansa kaskatı ve duygusuzdur. Bir ağaç büyürken körpe ve yumuşaktır. Ama kuru ve sert hale geldiğinde ölüp gider. Sertlik ve güç ölümün arkadaşlarıdır. Esneklik ve zayıflık varoluşun tazeliğinin ifadeleridir. Kendini sertleştiren hiçbir şey kazanmayı başaramaz.” Bu metin Tarkovsky’nin sinemaya bakış açısının önemli bir parçasıdır. Çatışma ve dönüşümün şiiridir onun sineması. Ya da benim onun sinemasında gördüğüm budur.

Zaten o izleyicisinin kendisinde anlamlar çıkartmaya çalışan çabasını da yersiz bulur. Buna da gerek yoktur. Tarkovsky kendinden önce ki sinema kuramlarına ve teorilerine de eleştirel gözle bakıyor. Filmleri ile kendi sinemasını bir anlamda da kuramını oluşturuyor. Durum böyle olunca bizim için bir çok anlama gelen metafor da Tarkovsky için anlamsızlaşıyor. İlginç bir durum. Kendi sinemasını oluştururken kendi benliğini de ortaya koyuyor ama ortaya çıkan eserin benliğinden uzak yansımalarını da kabul etmişe benzemiyor. Biz izleyici olarak Tarkovsky’i ne kadar okursak okuyalım onu ne kadar anlarsak anlayalım onun benliğine sahip olamayacağımız için izlenimlerimiz ona göre yanlış yollara sapabilir. Bunu başta kabul etmek gerekiyor. Aslında şunu mu demek istiyor; Ben varlığımı sinema sanatında anlatırım onun dışında kalanların benimle ilgisi yoktur. İstediğiniz kadar ortaya koyduğum karelerden, imgelerden sonuç çıkartın. Kendi benliğinizi metaforlarla sorgulayın benim için bunların sinemamda ki karşılığı anlaşılmamaktır. Zaten anlaşılmak için film yapmıyor. Kendi dünya görüşünü sinema sanatı içerisinde şiirsel bir anlatımla sunuyor. Bunun ötesindeki bütün unsurlar sadece bizler için önemli onun için değil. Bunu bizim kabul etmemiz gerekiyor. Yönetmen ile tam anlamıyla bir bağ kurmak bu açıdan çok zor. Kurosawa incelemesinde bu duyguyu hiç yaşamadım. Belirli ölçüde bir bağ oluşturdum. Ama Tarkovsky için böyle bir sonuca varabileceğimi düşünmüyorum. Bunu da olumlu ya da olumsuz olarak değerlendirmiyorum. Onun sineması tamamıyla ona ait. Bir olay örgüsü içerisinde bize bir şeyler anlatma çabası içerisinde değil.

Tarkovsky bu konuda ne diyor sorusuna kitaplarında bir cevap aramaya çalışalım. Filmlerini izlemeden önce onun eyleminin nedenlerini anlamak istiyorsak diye şöyle bir alıntı ile başlayayım;.

“Sinemada beni çeken, alışılmamış şiirsel bağlantılar, şiirselliğin mantığıdır. Kanımca bu, bütün diğer sanatlar içinde en gerçekçisi ve en şiirseli olan sinemanın imkanlarına da çok uygun düşünmektedir.

Her durumda bu bana, düz bir çizgi doğrultusunda geliştirilmiş ve mantıklı bir sebep-sonuç ilişkisine dayalı bir konuyla görüntüle­ri birbirine bağlayan geleneksel dramaturjiden çok daha yakın geli­yor. Bu tür aşırı ‘kusursuz’ olaylar zinciri , genelde, soğukkanlı he­saplamaların ve spekülatif düşüncelerin güçlü etkisiyle oluşur. Böy­le bir durum söz konusu olmasa ve konu, aktörleri tarafından belir­lense bile şu her seferinde yeniden kanıtlanmıştır ki , görüntüleri sı­ralama mantığı, karmaşık hayat gerçekliğinin sıradanlaştırılmasına dayanır.

Ancak filmsel malzemenin sentezini yapmanın başka bir yolu da­ha vardır: insan düşüncesinin mantığını sergilemek. Bu durumda olayların sırasını ve her şeyi bütünsellik içinde bir araya getiren kur­guyu da bu mantık belirler.

Düşüncelerin oluşumu ve gelişimi belli yasaları izler. Ve bunu ifade edebilmek için de mantıksal-spekülatif yapılardan farklılığını açıkça gösteren biçimler gerekir. Kanımca, şiirsel mantık, hem dü­şünce geliştirmenin yasalarına hem de genel olarak hayatın yasaları­na klasik dramaturjinin mantığından çok daha yakındır. Ne var ki klasik drama, yıllardır dramatik çatışmaları ifade edebilmenin yegane örneği olarak ele alınmıştır.

Şiirsel bağlantılar, olağanüstü duygusal bir ortam yaratarak seyir­ciyi harekete geçirir. Seyircinin hayatı tanıma faaliyetine katılmasını özellikle sağlar, çünkü ne hazır bir sonuç sunmakta ne de yazarın ka­tı talimatlarına dayanmaktadır. Kullanıma açık olan tek şey, canlan­dırılan görüntülerin derin anlamını bulup keşfetmeye yarayan şeydir. Karmaşık bir düşünce ve şiirsel bir dünya görüşü, asla, ne pahasına olursa olsun , fazla açık, herkesçe bilinen olgular çerçevesine sıkıştı­rılmamalıdır. Dolaysız, genelgeçer sonuçlar çıkarma mantığı, insana fazlasıyla geometri teoremlerinin ispatını hatırlatır. Oysa akılsal ve duygusal hayat değerlerinin birbirine bağlandığı çağrışımsal bağlar, hiç şüphesiz sanal için çok daha zengin imkanlar sağlar. Sinemanın bu imkanlardan bu kadar seyrek yararlanması gerçekten üzücüdür. Zira bu yol oldukça çok şey vaat ediyor. Bu yol bağrında, bir görün­tüyü oluşturan malzemeyi adeta ‘patlatacak’ bir güç barındırıyor.

Bir nesne hakkında her şey hemen bir çırpıda söylenmezse, insan bu konuda şahsi görüşler üretme imkanına kavuşmuş olur. Oysa ge­nelde sonuç, seyirciye hiç akıl yürütme fırsatı tanımaksızın tepsi içinde sunulmaktadır. Seyirci zahmetsiz elde elliği bu sonuçla ne ya­pacağını bilemez. Yaratıcı, bir görüntünün yaratılmasındaki zahme­ti ve mutluluğu seyirciyle paylaşmadan, ona bir şey anlatabilir mi?
Yaratma sürecini bu şekilde ele alınanın başka bir yararı daha var: Seyi rcinin, tek başına, kendi düşüncelerini de katarak, filmin parça­larından yeniden bir bütün oluşturmasını sağlarsa sanatçı, seyirciyi algılama sürecinde kendisiyle eşit bir düzeye çekebilir. Evet, sanat­çıyla izleyicinin karşılıklı birbirini sayması için de bu tür bir ilişki, en uygun sanatsal iletişim biçimidir.”

Belgesel Tarkovsky’nin çocukluk fotoğrafları ile açılıyor. Fotoğraflara eşlik eden şiir ile birlikte babasının ünlü bir şair oluşunun onda etkisini, ilk hatıralarını, “Ayna” filminde kendisini annesine, babasından daha fazla bağlı hissetmesinin yansımalarını görüyoruz. Sonrasında Tarkovsky’nin anılarında onun sesi ile gezinirken filmleri ile hafızası arasında bağlantılar goz önüne koyuluyor. Belgeselin bu kısımları benim için oldukça değerliydi. Babasının onları terk edişiyle annesine olan bağı ve saygısı artıyor. “Annem olmasa ben asla bir film yönetmeni olamazdım.” sözleri bu bağın gerçekçi temellerinin ifadesi olarak sunuluyor.

Sonrasında sinema ile tanıştığı arzu dolu ilk yillar ve 1962 yılında çektiği ilk uzun metraj filmi “İvan’ın Çocukluğu” ile otoritelerin onu anlayamadığı bir çağda açılmış olur. İvan’ın Çocukluğu olumsuz düşüncelere rağmen ölüme ve yıkıma karşı güçlü bir vurguydu. Yarım kalan bu projeyi sıfırdan yarı bütçe ile eli alışı yeni mezun bir sinemacı olarak kendine güveninin ve yapmak istediklerinin ilk izlerini taşıyordu. 1964’ten 1966 yılına kadar ikinci projesi Andrey Rublev ile sinematografi kurulundan büyük övgüler alacaktır. Fakat kısa bir süre sonra film Tarkovsky neyi başardığını anlamadan rafa kaldırılacaktır. Rus ve tarih karşıtı olduğu ve bir çok eleştiri filmin gösterimini 5 buçuk yıl erteleyecektir. Kültürün din olmadan var olamayacağına daha fazla inanmaya başlar. Kültür ile din arasındaki ilişkinin birbirini yücelten topografyasında dine bakış açısını görüyoruz. “En şiirsel görüntü naturalizme dayanır” sözlerinde bile bu uhrevî bakış açısı yansıtılır. Bu bölümde imge ve simge ile ilgili düşüncelerinin aktarılışını ve daha önce duyduğumu hatırlamadığım görüşleri dikkatimi çekti. “Sanat en yüksek yaratma kapasitesinin aynadaki yansımasıdır. Böyle yaparak yaratanı taklit ederiz, biz tam olarak imgede yaratılanlarız ve Tanrının suretleriyiz. Sanat, insanın en özverili çabalarından biridir. Sanatın anlamı ibadettir. Bu benim ibadetim.

Bu geniş yer kaplayan bölümden sonra sıra Solaris‘e geliyor. Solaris’i İnsan doğa ilişkisi ile ele alır. Gerçeği algılayabileceğimiz tek yer doğadır. Bu bölümde onun doğa ve eve bakış açısını görüyoruz. Doğanın ortasında kurduğu inşa ettiği ev onun en mutlu olduğu yere dönüşmüştür. Orada yazar, orada insan olur. Birisi onun evini alsa hiçbir şeyi kalmaz. Tarkovsky’nin evine, eşine, çocuklarına dair düşüncelerini “Zaman zaman içinde” adlı günlüklerinde en içsel şekilde bulabilirsiniz.

Mirror, Tarkovsky filmografisinin en beğendiğim filmi. Gösteriminden sonra üzerinde derinlemesine tartışmalar yapılmıştı. Belgeselde Tarkovsky filmin çözümlenmesini sinema salonunu temizleyen temizlikçi ile yaşanılan anekdotu aktararak verir. Ona göre bir çok film eleştirmeni ne anlattığını bile bilmemektedir. Senaryo ile bölüm sekanslarının birbirinden farklı olduğu gerçeği Mirror filminin kurgusunu neredeyse bir çıkmaza sokar. 19 kez değişen film nihai sonucuna kuru bir dramaturji ile değil simgesel anlatımın şiirselliği ile ulaşır. Zamanı durduran tek sanat sinemaya açılan şiirsel anlatım kapısıdır. Son şairin ortadan kalkmasıyla hayatın anlamsızlaşacağı bu dünya için ruhun karşılığı sanattır. Sanatını kaybeden bir toplum ruhunu kaybeder. Bu da günümüzün Türkiye’sinde derinlemesine tartışılması gereken bir gerçek. Çünkü bu ruhun ait olduğu bir coğrafya ya da ideoloji yoktur. Sadece varlığı önemlidir. Toplumu sürükleyen, var eden bu ruhu kaybetmemek için dört elle ona sarılmalıyız.

Belgeselin 6. bölümünde özgürlük sorununu ele alır Tarkovsky. Kimsenin elimizden alamayacağı içsel özgürlük üzerine düşüncelerini ifade eder. Bu Hamlet’in dizelerinde “Kendimi sonsuz uzayın kralı sayıyorum.” İfadesinin özünde gizli olan özgürlüktür. Haklar ile özgürlük arasındaki ilişkide özgürlüğü hakların kaybı elimizden alamaz. Onun için en baskıcı ülkelerde bile özgür insanlar vardır. Sanatsal özgürlük olmadan bir sanat eserinin olamayacağının aktarıldığı bölümde daha erdemli, kısa ve öz olmasını istediği Stalker filmine geçiş yapılıyor. En başarılı filmi olarak gördüğü Stalker sanatçı olarak onun o yıllarda taşıdığı ruh halinin bir yansımasıdır. Bu bölümde oyuncuları ile kurduğu ilişki üzerine bir anlatıma geçilir. Bu bölümün olmayacağından biraz korkmuştum. Ama belgeselin sonlarına doğru yerini aldı.

7. Bölümde “Nostalghia” filmi rüyalar ile açılıyor. Nostalji’nin ele alındığı bu bölümde ruhumuzun genişlemesinin bir aracı olarak en mutlu anlarda bile buna ihtiyaç duyabileceğimiz gerçeğinden, aşktan, şefkatten kısaca insandan bahseder. Cannes film festivalinde başarı kazanan bu film ile yönetimi, halkı tarafından arkadan bıçaklanmış bir Tarkovsky vardır artık. 1983 yılında artık ona doğduğu topraklarda ihtiyaç duyulmadığını hisseder. Artık o Moskova’ya dönemez ve batıda kalmak zorunda kalır. Onun için beklenmedik zor bir dönem başlar. Sovyetlerde 20 yılda 5 film çekmesine yetecek zorlu bir ortam olsa da ana vatanına büyük bir özlem duyar.

“Aslında geleceğimizin en büyük kaygısı muhtemelen savaş değil, insanın varoluşuna elverişli ekolojik konumun kademeli olarak yok oluşu olacak. Savaş bile olmadan bu atmosferde boğulacağız.”

Günümüzde masmavi olması gereken bir denizimizin ölüm çığlıkları aslında Tarkovsky’nin anlattığı ekolojik kıyametin karşılığı değil mi? Kıyamet vurgusu ile başlayan 8. bölüm insanın hayatı anlama çabasından bahsediyor. İnsanın gelişmesi bu soruyu sorarak atacağı ilk adım ile başlar. Bu soruyu ciddiye almayan sanatçı da sanatçı da değildir. İsveç’te çekilen Kurban, Nostalji filminin baş karakteri Domeniko‘nun mantıksal bir evrimi olarak inşa edilecektir. Kişisel sorumluluğa ithaf edilen Kurban filmi yine Tarkovsky’nin düşünce dünyasına açılan bir yapıda bizlere aktarılıyor.

Tutkuyla örülü bu yaratıcı zihnin ölümden korkusu yoktur. Hayata karşı bir fikri olan kişi için ölüm korkutucu olamaz. Onun hayata vedasıni anlatan son bölümde kullandığı daktilo, yazdığı notlar ve dünyaya açılan bir pencere vardır. Bir de onunla yaşayan şiiri ve şiiri bütün varlığıyla ölümsüzlüğe seslenir.

Hafif bir rüzgar esiyor kalbe
Ve sen uçuyor, uçuyordum pervasızca
Bu arada, bir fotoğraf negatifinde aşk
Ruhuna tutunmuş kolundan
Kayıtsız sanki bir kuş
Tahıl çalar birer birer, ya sonra?
Tiz haline getirmene izin vermeyeceğim,
Ölsen bile yaşarsın
Tamamen değil, yüzüncü
Bir rüyada gizlice
Tarlalarda dolanır sanki
Uzak diyarlarda
Bütün bunlar canım, canlı, apacık
Bir kez daha tekrarla uçuşunu onun
Objektif Meleği
Alırsa dünyayı kanatlarının altına

DERSU UZALA (1975)

1971 yılının aralık ayında japon sinemasının büyük ustası Akira Kurosawa el bileklerini ve boğazını keserek intihar girişiminde bulunmuş fakat bu girişimi başarılı olmamıştı. Kısa süre içerisinde sağlığına kavuşmuştu. Onun büyük kariyerini düşününce bu girişiminin ne kadar anlamsız olduğunu düşünmüşümdür. Bu kültürel olarak benim ya da bizim pek anlayamayacağımız bir duygu. 2. Dünya Savaşı’nın sonunda Japon imparatorunun tek bir emriyle “Yüz Milyonların onurlu ölümünü” bekleyen Kurosowa aklıma geliyor. Okuduğum otobiyografisinde bu emri yerini getireceğini dile getiriyordu. Japon insanı hayata bizden daha farklı bakıyor. Kültürel varlıklarını her dönemde yaşatmak için farklı yollar izleyebilecek ben duygusundan uzak bir toplum yapıları var. Bu toplum yapısını anlamak için de Kurosawa’nın baş yapıtları bizim için çok değerli örnekler sunuyor. 1971 yılında ki bu başarızsızlığa ulaşan girişiminden sonra yeni projeler için kolları sıvadığında japon sinemasının içinde bulunduğu kötü durumdan etkilenmişti. Uzun süren grevler, Taho şirketinin grevlere verdiği sert tepki, bir çok usta sinemacının bu dönemde sinemadan kopması, Japon sinemasının gelişimini tam olarak sürdürememesi bu durumda etkiliydi. Kurosawa’nın Pearl Harbor baskınını anlatan projede ki başarısızlığı da eklenince Dersu Uzala projesi için hiç bir şirket destek vermemişti. 1970 yılında bir çok eleştiriye uğrayan Dodesukaden yapıtının ardından Dersu Uzala projesine kadar yönetmenliğini yaptığı bir film bulunmamaktaydı. 1970’den sonra sineması yitip gidenleri Kurosawa’nın diliyle ele almaya başlamıştır. Bu zor durumuna Rusya’dan yanıt geldi. Rusya’nın sinema alanında ki dev şirketi Mosfilm bu projeyi hayata geçirmek için kararlıydı. 1973 yılında bu projeye başlama fırsatını bulan Kurosawa ilk defa kendi toprakları dışında bir film çekmek için Japonya’dan ayrılacaktır. Bu durumu Kurosawa, doğduğu ve yetiştiği nehrin suları kirlenince yumurtalarını bırakamayıp çaresizce uzak Sovyet nehirlerine yüzmek ve yumurtalarını buralara bırakmak zorunda kalan bir somon balığının durumuna benzetmiş ve üzüntüyle ”Japon somonunun doğal olarak yumurtalarını bir Japon nehrine bırakması gerekmez mi” diye sormuştur. Ama bu durum Kurosowa’nın o dönemde yaşadığı sıkıntılarının doğal bir sonucu olarak gerçekleşmişti. Aynı zamanda sinemanın dili evrenseldi. Sovyet Rusya’sına yol almadan önce büyük ustası Yama-San’ı (Kajirô Yamamoto) son bir kez ziyaret edecektir. Artık ölüm döşeğinde olan Yama-san bu durumunda bile Kurosawa’yı cesaretlendirir. Yönetmen yardımcısını sorar. Kurosawa ne diyorsam harfi harfine yapıyor der. Yama-san ile yaptığı bu konuşma ustası Yama-san’ın ne büyük bir sinema aşığı olduğunu bana bir kez daha hatırlatmıştır. Kurosawa Yama-San’ın ellerinde büyük bir yönetmene dönüşmüştür. Dersu Uzala çekimleri devam ederken Yama-san 1974 yılında vefat etmiştir.

resim

Toshirô Mifune bir Japon Tv programı için Dersu Uzala ekibini ziyaret ederken.

Mosfilm Stüdyoları Dersu karakteri için Kurosawa’nın değerli oyuncusu Toshirô Mifune için ısrar etse de Kurosawa bu rol için onu uygun bulmamıştı. Dersu karakterini tiyatro oyuncusu Maksim Munzuk canlandıracaktır. Bu rolde Müfune’nin harika oyunculuğunun sonuçlarını merak etsem de Munzuk’un ortaya koyduğu usta işi oyunculuk sonrasında bu merakım çok da önemli değildir. 100’leri geçen film ekibinde sadece 6 japon yer almaktaydı. Kendi ekibiyle çalışmayı seven Kurosawa için bu durumun zor olacağını düşünsekte Mosfilm ekibinin çok iyi bir iş çıkardığı ortadadır. 1948 yılında Sarhoş Melek filminde tanıştığı her yapıtında müziklerini teslim ettiği Fumio Hayasaka’nın bu filmin müziklerinde harika işler çıkaracağı da aklıma geliyor. Ama 1955 yılında 41 yaşında hayatını kaybetmesi Kurosawa ve Japon Sineması için büyük bir kayıp olmuştur. Film müziklerine imza atan Isaak Shvarts’ın müzik seçimleri olağanüstü başarılıydı. Asya’nın kuzey-doğu topraklarının doğasını, vahşiliğini ve güzelliğini besteleriyle nakış gibi işlemiştir.

Edebiyata küçük yaşlardan beri ilgi duyan Kurosawa Dersu Uzala kitabıyla 20’li yaşlarda tanışmış. Arsenyev’in bu otobiyografik eserinde ki Dersu karakterine hayranlık beslemişti. Onun edebiyata bu kadar yakın olmasında genç yaşlarda hayatını kaybeden abisinin büyük bir payı vardır. sessiz Sinema döneminde önemli sinemalarda anlatıcı olarak üne kavuşan abisi Kurosawa’nın sinema aşkında önemli bir yere sahiptir. Kurosawa özellikle Rus Edebiyatına karşı ilgili bir yönetmendi. Dersu Uzala bu ilginin bir sonucuydu. Hatta Mosfilm yapımcıları Kurosawa’nın Rus Edebiyatına hakimliği konusunda büyük şaşkınlık yaşamışlardı. Gençlik yıllarında okuduğu eserlerde karakterleri anlamakta zorluk çektiğini söyle ama bu zorluğu doğanın tasvirinde yaşamadığını doğayı insandan daha iyi anladığını söylemiştir. Dersu Uzala Doğa ile dramı aynı filmde buluşturma şansı vermiştir. Film hakkında incelememe başlamadan önce ben de Arsenyev’in Dersu Uzala kitabını okudum. Kurosawa’nın bu kitabı beğenmesinin nedeni çok açık. Arsenyev’in anılarını kaleme aldığı bu eser Dersu karakterini başarıyla aktarmıştır. Bir kitabı senaryolaştırmanın ne kadar karmaşık bir iş olduğunu kitabı bitirince daha net gördüm. Kitap karakteri ve olayları aktarma da geniş bir hakimiyet alanına sahip. Senaryo ise bu hakimiyeti kullanamıyor. Karakterin iç dünyası hakkındaki yorumlar için ya bir anlatıcı kullanılmak zorunda ya da karakterin detaylarını iyi kurgulanmış sahnelerde vermek zorundasınız. bunun zorluğunu kitap ile filmi karşılaştırdığımda görüyorum. Kurosawa’nın senaryoyu iki ana karakteri birbirine denk tutarak başarılı bir şekilde kaleme aldığını söyleyebilirim. Tabi ki bu denkliğin Arsenyev karakterini ön plana almayarak sağlamıştır. Filmin merkezinde doğa ile Dersu Uzala yer almaktadır.Yama-san’ın dediği gibi iyi bir yönetmen aynı zamanda iyi bir senaryo yazarı olmalıdır. Kurosawa’nın bu işte ne kadar iyi olduğunu anlatmaya gerek yok. Sinemaya adım attığı ilk yıllardan itibaren çok sayıda senaryoyu bitirmiş ve bu senaryolarla baş yapıtlar yaratmıştır. Dersu Uzala’da bu konuda iyi bir örnektir.

resim

1906 yılında çekilen bu fotoğrafta Arsenyev ve Dersu aynı karede görüntülenmiştir.

Vladimir Klavdiyeviç Arsenyev’in 1902 ile 1907 yılları arasında Ussiri bölgesine yaptığı seyahatler sırasında tanıştığı yerli halktan biri olan Dersu etnik gruplardan biri olan Nanilerden biridir. Arsenyev bu bölgeyi inceleyerek anılarını iki kitapta topladı. İlk kitabı olan “Ussuri Diyarında” kitabını 1921 yılında, “Dersu Uzala”kitabını ise 1923 yılında yayımlamıştır. Film Arsenyev’in 1910 yılında tekrardan bu bölgeye ziyaretiyle başlar. Karfovskaya’ya gitmesinin tek nedeni unutamadığı yol arkadaşı Dersu’nun mezarını bir kez daha görmektir. Dersu, Arsenyev’in Ussiri bölgesine yaptığı iki keşif seferinde Arsenyev ve ekibine rehberlik etmiştir. Dersu’nun mezarı gelişen bölgenin inşası içerisinde yok olmuştur. Arsenyev etrafına kederli gözlerle bakınarak eski dostunun adını aynı kederle söyler “Dersu”. Arsenyev’in kitabında bu sahne kitabın sonunda anlatılmaktaydı. Kurosawa bu iki dostun hikayesini etkileyici bir dille anlatmak istediği için başlangıç olarak bu sahneyi seçmiştir. Bu seçiminde ki diğer neden ise medeniyet ile doğa arasında film boyunca anlatacağı bir çok çatışmaya filmin başında dikkat çekmek istemesidir. Dersu’nun mezarının yok oluşu medeniyetin doğayı yok edişinin bir yansıması olarak bizlere sunulur.

Bu etkili girişten sonra Ussiri Taygasının ve ormanlarının büyüleyici görüntüleriyle 8 yıl öncesine 1902 yılına dönüş yapılır. Isaak Shvarts’ın film müziklerindeki başarısına bu ilk sahnelerde tanıklık ediyoruz. Bu orman denizi üzerinde süzülen lirik müzik etlileyicidir. Arsenyev’in ekibi keşif seferinin başında bir avcıya ait şarkıyı söyleyerek yürürler. Avcının hikayesi bu ormanlarda hayatta kalışın avcılık becerilerine bağlı olduğuna dairdir. İlk mola yeri dağın eteklerinde devrilmiş ağaçlarla, yosunlarla kaplı oldukça vahşi bir yerdir. Arsenyev daha önce bu kadar ıssız ve düşmanca bir yer görmemiştir. Oradaki ilk gecesi adeta bir Walpurgis Gecesi’ydi. Walpurgis Gecesi Pagan topluluklardan hristiyanlığa geçen her yıl 30 Nisan’da kutlanan bir gece. Gecenin karanlık şeytani zamanlarında cadılar toplanarak kötülük için dans ederler. Arsenyev’de bu düşmanca konaklama yerinde bu korkuyu hisseder. Kurosawa’nın ateşin kırmızı renkleriyle ağaçta yarattığı o korkutucu tablo bu gecenin resmidir. Arka fonda duyduğumuz tekinsiz müzik bu atmosfere eşlik ediyor. Ormanın pagan ruhunun bu ilk dakikalarda anlatılışı iyi ile kötünün sonsuz savaşının film karelerine aktarılmış hali gibidir. Arsenyev bu duygularla notlarını alırken yukarılardan bir ses duyulur. Askerler bu sesten tedirgin olmuşken ağaçların arasında Dersu ortaya çıkar. Askerlerin arasından geçerek ateşin yanına oturur ve piposunu yakar. Kendini kırık Rusça’sıyla tanıtır. Dersu Uzala adında bir avcıdır. Goldi’dir (Nani) Bir av esnasında ekibin ayak izlerini görür ve onları takip eder. Güvenilir olduklarını anlayınca da yanlarına gelir. Bu bölümde Dersu’nun eşi ve çocuklarının çiçek hastalığıyla öldüğünü öğreniriz. İlerleyen yaşına ( kitapta 53 yaşında söylenir.) yalnızlıkta eklenince ormandan başka dünyası kalmamıştır. Ormanın çocuğu olarak yaşamaktadır. Arsenyev yapacağı keşif seferinde onun rehberliğini ister. Ertesi sabah hiç bir şey söylemeden ekibin başına geçer. Bu yolculuk Arsenyev ile Dersu’nun hikayesinin de başlangıcıdır. Kurosawa’nın detaylara hakimiyetini bu filmde de görebilirsiniz. Kitapta anlatılan tanımlamalara çok dikkat etmiş ve Nani’nin bütün özelliklerini filmde başarı ile kullanmıştır. 195o yılında gösterime giren Rashômon filminde hikayede geçen kapıyı yapmak için film bütçesinin neredeyse tamamını kullanması aklıma geliyor. Kapının yeri, gerçek yüksekliği gibi detaylar üzerine günlerce kafa yorması, eski kaynakları titizlikle araştırması onun bu detaycılığının eseri. Taho şirketinde yönetmen yardımcısıyken bu detaylara önem veren ustalarla da çalışması gelişimi için harika sonuçlar çıkarttı. Dersu karakterinin her ayrıntısı ve filmin kilit sahne diyebileceğimiz anlarında ki titizliği bu filme gerçekçilik duygusu katıyor. Kitap ile film arasında gerçekçilik açısından inanılmaz bir köprü kurmuş. 1961 yapımı Dersu Uzala’da bunu göremediğim için bu detay hayli ilgimi çekti.

resim

Ekibin başında rehberlik yapan Dersu medeni insanın çoktan kaybettiği görüş algısına fazlasıyla sahiptir. Şehir hayatında önemsiz ve sıradan işleyen düzen bu algımızı kör ediyor. Bakan ama hiç bir şey göremeyen canlılar haline geliyoruz. Dersu ise ormanda ki her detayı görebilme yetisine sahiptir. Doğayla uyum içerisinde varoluşunu devam ettirmiştir. Bu durum modern insan için mücadele olarak adlandırılsa da bu uyumdan başka bir şey değildir.Dünyanın her zerresinin anlattıklarını dinler ve dinledikleriyle bu vahşi hayatta ayakta kalır. Doğadan aldıklarını yine doğada var olabilmek için kullanır. Bu yaşam döngüsüne uyum sağlamaktır. Modern insanın bu döngüyü kırarak var olabileceğini sanma aldatmacasını, yalanını gözler önüne serer. Yaşam döngüsünden yeteri kadarını alıp yeteri kadar yaşar Dersu. Avlarından el ettiğini yine avlanabilmek için kullanır. Bu elde ediş yaşamak için araçtır. Modern insan ise bunu çoktan unutup elde etme döngüsüyle gerçekte sahip olamayacaklarını kendine amaç olarak edinir. Ne kadar çok elde ederse o kadar çok yaşadığını zanneder. Zaten bütün mutsuzluğunun temeli de bu yalandır. Dersu bize bu gerçeği yaptığı her hareketle hatırlatır. Bı filmi sadece bunu görmek için izleyebilirsiniz. Yaşamı sorgulamak için hem kitap hem film iyi tasarlanmış araçlardır. Hikayemize döneyim. Dersu ormanda ki izlere bakarak 3 gün önce buradan çinlilerin geçtiğini söyler. Askerler için gülünç bir durumdur bu. Onlara göre yaşlı adam iyice bunamıştır. Dersu askerlere bozuk Rusçasıyla “Siz anlamamak, görmemek” der. Gerçekten de askerler ve Arsenyev çevresini Dersu gibi görememektedir. Ekip bir kulübeye ulaşır.

Bu kulübede konakladıktan sonra Dersu etraftan kuru odun getirerek kulübeye yığar, Kulübenin çatısını onarır ve yüzbaşıdan pirinç, tuz, kibrit ister. Yüzbaşı bunun nedenini sorduğunda bunları diğer insanlar için istediğini söyler. Hiç tanımadığı bir insanın ihtiyaçlarını karşılamak içindir bütün uğraşı. İnsanlığın en saf halini görebileceğiniz ender anlardan birine şahitlik edersiniz. Dersu’nun yüreği kocamandır ve bu yürekte saf iyilik yaşar. Arsenyev Dersu’yu daha iyi tanımaya ve sevmeye başlar. Arsenyev ile Dersu’nun batan güneşin kızıllığında yaptıkları sohbet bu tanıma sürecinin önemli bir parçasıdır. Dersu Güneş için “Güneş en önemli adamdır. Bu adam ölmek her şey ölmek.” der. Bir sonraki sahnede de su, ateş ve rüzgarı üç önemli adam olarak anlatır. Onun için doğada ki her şey bir canlıdır. Alev kızarsa ormanlara küle döndürür. Keşif seferinin sonraki günlerinin birinde Arsenyev yediği geyik etinin bir kısmını ateşe atar. Dersu eti hemen yanan ateşten uzaklaştırır. Arsenyev’e “Neden yemeği yakıyorsun?” diye sorar ve “Yarın biz gidince buraya başka adamlar gelir onlar yerler.” der. Arsenyev kim o başka adamlar dediğinde Dersu ” Rakunlar, porsuklar, kargalar, fareler, fare gelemezse karıncalar. Taygada her çeşit halk bulunur” der. Dersu’nun Şamanizm inancının izlerini taşıdığını rahatlıkla görebilirsiniz. Bizim doğa varlıklarına inanma diye geçiştirdiğimiz tanımın ne kadar anlamsız olduğunu da anlarsınız. Doğanın uçsuz bucaksız topraklarında insanda, hayvanda. bitkilerde aynıdır. Bütün canlılar yaşamak için bir araya gelmiştir. Yiyemeyeceği bir hayvanı asla vurmayan bir avcıdır Dersu. Gerektiğini almasını ve doğanın adamlarına saygı duymasını bilir. Arsenyev’in kitabında şaman inancına dair bir çok öykü Dersu üzerinden anlatılır filmde ise bu sahnelerin sayısı oldukça sınırlıdır. Kitapta Rusların gelişiyle (Şehirli insan) şeytanın kışında görünmeye başladığı anlatılır. Aslında bunun da filmde yer almasını isterdim. Doğanın dilinden anlamayan insanların yaptıklarına dair düşündürücü bir sahne olurdu. Tabi ki bir romanı senaryoya çevirmek oldukça güç bir iş. Kitabın dünyasını sınırlı araçlarla (Görüntü, diyalog, oyunculuk, müzik) aktarmaya çalışır senarist. Kurosawa’nın bakış açısıyla anlatılan bu öykünün ulaşmak istediği noktayı düşündüğümde benim için ön planda olan bir çok olayın neden yer almayacağını anlayabiliyorum. Arsenyev’in dağ adamıyla karşılaştığı o gerilimli dakikalar, ateş böceklerinin eşsiz görüntüsü, okyanusa ulaşma anı, tatarcıkların ekibin hayatını karartışları, 70 kaplanı öldüren kardeşlerin hikayesi, Arsenyev’in ayıavı gibi bir çok önemli hikayeyi filmde bulamıyorsunuz. Bunun nedeni Arsenyev ile Dersu karakterleri arasında dengeyi bozmamak diye düşünüyorum. Kurosawa Arsenyev’in Dersu karakterinin önüne geçmesine izin vermemiştir. Eğer bahsettiğim olaylar filmde yer alacak olsaydı anlatılmak istenen hikaye çok daha farklı yerlere giderdi. Onun için Kurosawa’nın bu seçimini doğru buluyorum. Hatta Dersu karakterine kendinden bir şeyler katması filmi benim açımdan daha ilginç hale getiriyordu. Dersu’nun ailesinin çiçekten öldüğünü kitapta ve filmde bulursunuz fakat ailesinin öldükten sonra halk tarafından yakılması öyküsü Kurosawa’nın kurgusudur. Çocukluk yıllarında karşılaştığı ve derin izler bırakan yangın ve ateş korkusunu Dersu karakterinde yaşatır. Güneş batımında ki kızıllıktan bile ürken Kurosawa filmde Dersu ile ateş arasında böyle bir bağlantı kurarak hikayeye yön verir. Büyük ihtimalle Arsenyev’in kitabını senaryolaştırırken aklına gelen konuların başında bu yer almıştır. Bir de film içerisinde kitapta yer almayan bir öykü yer alır. 64 yaşında yaşlı bir Çinli’nin yiten hikayesini dramatik bir temada ele alır. Dünya ile bağlantısını kopartan, ailesini hayalleri arasında yaşayan bir insan öyküsünü bize sunar. Sanki 58 yaşında ölen Dersu’nun sonraki yaşamını kendi resmetmiştir. Gözleri iyi görmediği için becerilerini kaybeden Dersu’nun bir yansıması olarak düşünmüşümdür bu sahneyi. Eğer ölmeseydi şimdiki hali böyle olurdu diyen bir sahne mi izledim yoksa algılarım bana oyun mu oynadı ondan pek emin değilim.

resim

Hanka gölünün çevresini keşif için buzların arasından küçük bir kayıkla ilerlediler. Kayığın buzlar arasında ilerleyemediği noktada iki askeri kamp için bıraktılar. Yola Arsenyev ve Dersu devam ediyordu. 4 km’lik bir yürüyüşten sonra sonmuş halde bulunan Hanka Gölüne ulaşmışlardı. Dersu tedirgindi “Yüzbaşı söyle bana erken döneceğiz. Kötü bir gece geliyor.” diyerek endişesini Arsenyev’le paylaştı. İnsanı tehdit eden bazı şeyler sessizlikte gizlenir. Sessizlik gölün buz tutmuş sularında gezinirken enginlikler çaydanlıkta ki su gibi kaynıyordu. Gece çökmeden kamp alanına ulaşmaya karar verdiler. Dönüş yolunu bulmak için çabaları boşuna gitmeye başlamıştı. Gölün üzerinde esir kaldıklarını anladıklarında ölümünde soğuk nefesini hissettiler. Arsenyev çaresizce Dersu’ya ne yapmalıyız dedi. Dersu Arsenyev’e çabuk olmalıyız diyerek otları kesmeye başladı. Hava kararıyor, soğuk rüzgar giderek kuvvetleniyordu. Arsenyev otları kesmekte zorlanmaya başladı. Dersu çabuk olmazlarsa öleceklerini Arsenyev’e hatırlatıyor ama Arsenyev’in gücü giderek tükeniyordu. Defalarca yere düşüyor ve zorla kalkıyordu. Kestikleri otları bir yere yığmışlardı. Güneşin kızıllığı, uğuldayan rüzgar Arsenyev’i adeta boğuyordu. Dayanacak gücü kalmadığında karanlığa teslim oldu. ne kadar uyuduğunu bilmiyordu. Dersu “Hey ayı, çık artık ininden” diyerek Arsenyev’e seslendi. Arsenyev dışarıya çıktığında ne olduğunu anlamıştı. Dersu bütün otları elindeki malzemelerle (ipler, tüfek kayışı, kemer) bir araya getirmiş burayı kendileri için güvenli bir sığınak haline getirmişlerdi. Dersu, Arsenyev’in hayatını kurtarmıştı. Askerler Arsenyev’e ulaşarak onları kamp alanına götüreceklerdir. Bundan sonra daha zorlu bir yolculuk başlar. Kuru soğuk ve açlık ile buz tutmuş dünyada ilerlemeye çalışırlar.

Kurosawa kitapta anlatılan bu bölümleri büyük bir ustalıkla kameraya almıştır. Yarattığı atmosfer kitabın duygusunu eksiksiz şekilde bize ulaştırır. Hanka Gölü’nün buz tutmuş yüzeyindeki gerilimi güneşin kızıl tonlarına bulayıp, iki siluetin yaşamak adına verdikleri mücadele ile birleştirince eşsiz bir sinema dili ortaya çıkıyor. İzleyiciyi bu kadar içine çekebilen sahneyi çok az bulursunuz. Kurosawa’ya hayran olmak için bu çekimler yeterli bir neden olurdu. İlk defa 1958 yılında “Gizli Kale” filminde kullandığı sinemaskop kadrajı bu filmde de görebilirsiniz. Kurosawa’nın “uzamın düzlemsel doğasını azamiye çıkarmasını sağlayan” bu tekniği bu sahnede kullanarak kuvvetli bir etki yarattığı aşikardır. Gölden kurtulup zorluklarla ilerledikleri sahnelerde güneşin kızıllığının ürkütücü atmosferi ele geçirdiği anlar da kaybolup gittim. 25 dakikayı bulan bu uzun çekimler filmi bir belgesel havasına bürümüştür. Kurosawa’nın gerçekliği doğayla anlatma çabası, bundaki özeni, seçtiği diyalogları yıllar geçse bile unutmayacağım. Stephen Price Savaşçının Kamerası kitabında “Dersu Uzala’yı duygusallık batağına saplanmaktan kurtaran şey, filmdeki ağıtların John Ford’un en iyi halindeki kadar soğukkanlı ve gerçekçi bir şekilde yönetilmiş olmasıdır.”der. Kurosawa’nın bu filmdeki en büyük kozu gerçekçilik olmuştur. Bu kozunu da büyük bir beceriyle kullanmaktan kaçınmaz.

resim

Yolculuğunun sonlarına geldiklerinde Dersu için ayrılık vakti gelmiştir. Arsenyev onu kasabaya davet etse de Dersu şehir hayatının bir parçası olmadığını vurgular. Onun için samur tuzakları kurma, geyik avlama vakti gelmiştir. Tren raylarına ulaştıkları noktada birbirlerine veda ederler. Zorlu zamanlarda kurdukları dostluk artık ikisi içinde kök salmıştır. Bu veda Arsenyev’e zor geldiği kadar Dersu içinde kolay değildir. Bu vedalaşma sahnesiyle filmin ilk bölümü de sona erer. Kurosawa film içerisinde Dersu karakterini yalnızlık ile tecrit etmiştir. Dersu karakterinin yalnızlık havası filmde kitaba kıyasla çok daha kuvvetlidir. Bunun yanında Dersu ile Arsenyev arasında deneyimlere dayanan bir öğreti ilk bölümde gözümüze çarpar. Bu sözlü bir eğitimden ziyade gözlem ve deneyime dayanır. Arsenyev Dersu sayesinde daha bilge bir insan olmuş ve doğanın ruhsal gücünü anlamaya başlamıştır.

1907 yılında Arsenyev’in çıktığı 2. bölge seferinde Arsenyev aylar sonra denize ulaşmıştı.Ekibiyle birlikte buradan hareket edince mutlu bir tesadüfle gerçekleşti. Yolu tekrardan Dersu ile kesişmiştir. Yeni ekibinde Dersu’yu tanıyan yoktu onu meraklı gözlerle takip ediyor. Arsenyev ile Dersu’nun sıcak dostluğundan geçmiş hakkında fikir sahibi oluyorlardı. Aradan geçen 3 yıl boyunca Dersu samur tuzakları kurmuş, baharda geyik avlamış, Futsing’deyken keşif seferini duyunca Tadushu’ya gelmişti. BDersu’nun bu ikinci yolculuğu Kurosawa tarafından dramatik şekilde ele alınacaktır. Bu arada kitapta Arsenyev’in köpekleri (Alpa) ile Dersu arasında dostluk bir çok yerde anlatılır. Filmde Kurosawa buna hiç yer vermemiştir. Rashomon filminde köpek ile çektiği sahneler yüzünden hayvan sever dostu bir kadın ile epey bir tartışmaya girmişlerdi.Kadın ısrarla Köpeğe kuduz mikrobu verildiğini ve bunun kabul edilebilecek bir şey olmadığını dile getiriyordu. Kurosawa böyle bir şey olmadığını filminde böyle bir şey yapmayacağını söylese de kadın geri adım atmamıştı. Ustası olarak kabul ettiği Yama-san Kurosawa’nın hayvan dostu olduğunu anlatsa da hepsi nafileydi. Dersu’nun hikayesinde kaplanın kampa saldırıp köpeği alıp kaçması filmde yer alabilecek bir sahne olurdu ama geçmişte yaşadığı bu kötü tecrübe onu bu sahnelerden uzak mı tuttu bilinmez. Ben bir izleyici olarak bu kanıya varıyorum gerçekte durum nedir bunu bilmek isterdim. Dersu ile ilk kamp gecesinde askerlerin söylediği şarkı Dersu içindir. “Mavi, siyah kanatlı kartalım. Bunca zamandır nerelerde uçuyordun.” Dersu çok samur avlamış ve iyi bir para kazanmıştır. zengin bir tüccar onu votka içmeye davet eder. Dersu iyice başı döndüğünü fark edince cebinde ki parayı emaneten tüccara verir. Tüccar parayı alıp kaybolur. Bu anlatı Dersu’nun saf insan yüreğini temsil etmesinin bir örneğidir. Yüreği kötülük bilmez bu adam modern çıkarlar için kolay bir hedef olarak gösterilir. Filmde Kurosawa bunu bir çok yerde vurgular. Dersu’nun hikayesi son iyi adamların, doğanın günümüzün modernizmi altında yok oluşunun cenaze geçit törenidir. Kurosawa yüreğimizi burkan bir vedaya hazırlık yapmaktadır.

Ormanın derinliklerinde Arsenyev ile Dersu ekibin önünden ilerlerken bütün doğa bir insan gibi terlemektedir. Toprak, dağlar, ormanlar hepsi insanların aynısıdır” Hatta insanlar gibi nefes alırlar Arsenyev’e dinle der. Burada Arsenyev’in ruhunun doğayla birleşmesi için öğretinin aktarılmasını görüyoruz. Dersu birden piposunu kaybettiğini fark eder. Onu bulmak için ekibe doğru yürürken yerde bir Amba’nın 8kaplanın) ayak izlerini görür. Arsenyev’i uyarır. amba’ya seslenerek onun kendi yoluna gitmesini ister. Ertesi gün avlanmak için gittikleri sahada Amba ile yeniden karşılaşır. Kaplanı uyarır kaplan tam giderken silahını ateşler ve kaplanın ölümüne neden olacaktır. Bu olay Dersu’nun yüreğinde büyük bir kedere dönüşür. nedensiz yere yaptığı bu hareketin cezasını ormanın ruhunun alacağına inanır. artık her hareketinde bu olayın izlerini görebilirsiniz. Oldukça sinirli, düşünceli ve kaygılıdır. Bu yaşadığı şok onu değiştirmeye başlar. Kurosawa filmlerinde karakterlerinin yaşadığı şoklarla değişime uğramalarını sık sık anlatır. Tıpkı kendi hayat hikayesi gibi. Yaşadığı büyük şokların onun ruhsal değişimine neden olduğunu otobiyografisinde defalarca vurgular. Filmlerde ki karakterler içinde bu şokları kullanır. Kitaba dönecek olursak bu olay daha farklı gelişmiştir. Dersu aslında bu olayı yalnızken daha önceki günlerde yaşamıştır. bu olayın iyi bir şey olmadığını bilir ama bu olayın onda filmdeki gibi bir değişime yol açtığını görmezsiniz. Kaplan hikayesi Kurosawa için değişimin kilidi olarak önemli bir yer tutar.

resim

Ormanda yaptıkları bir gezide Çinlilerin kurduğu tuzaklarla karşılaşırlar. Hayvanlar gereksiz yere bu tuzaklar yüzünden ölmektedir. Dersu bu olaya çok sinirlenir. Arsenyev’in adamlarıyla bu tuzakları yerle bir ederler.Bir avcı olarak gereksiz bir ölüme yüreği dayanamaz. Kitapta yer alan bir olayı aktarayım. dersu uzun uğraşlarla uçan bir sincabı yakalar. daha sonra onu salıverir. Naniye onu neden bıraktığını sorar. “Ne kuş, ne de far.” diye cevap verir Dersu. Ne diye öldürelim ki? diye ekler. Onun için yaşamın da ölümün de bir nedeni olmalıdır. Tayga’da kendi çıkarı için yaşayan insanlar arasında Dersu saf iyiliği idealize eder. Hanghuzilerin (haydutlar) filmde kötünün karşılığı olduğunu söyleyebiliriz. İnsaları öldürerek ellerindekini ele geçiren Hanghoular bir fanzaya saldırmış. Buradaki kadınları kaçırmış erkekleri ise nehir kenarında ölüme terk etmişlerdir. Onları bulan Arsenyev ne yapacağını düşünürken Chang Pou ile karşılaşır. Arsenyev’e onları takip ettiklerini söyleyerek merak edilecek bir durum olmadığını dile getirir. Kitapta bu öyküler çok sayıda yer almasına karşın filmde bir kez görürüz. Kurosawa’nın hikayelerinde sıklıkla yer alan bu karakterlerin filmin dramatik havasını bozmaması için yer almadığını gördüm. Hwakungpoo fanzasına doğru gidişleri ve yaşadıkları bunun için filmde yer almamıştır. Li Tang Kui adlı bölge lideri yerlileri sömürmektedir.. Yerlilerden (Udege) belli dönemlerde belli miktarda işlenmiş geyik dersi ister. Teslim etmeyenleri acımasızca cezalandırır. Udegeler bu acımasız liderin iki haftalık kuşatması altındadır. Ya öldürülürler ya da çocukları kaçırılır. Udegelerin bu hikayesi Dersu ile Arsenyev’in ruhsal yolculuğu için fazla uygun değildir. ama hikaye başlı başına senaryolaştırılacak kadar sağlam temellere dayanır. Acaba Kurosawa Dersu Uzala’da yer vermediği bu hikayeyi ileride senaryolaştırmak için bir şeyler karalamış mıdır? Bence evet ama bu konuda bir bilgiye ulaşamadım. Belki de hikayenin bütününde bunu görmezden gelmiştir. Fanzalarda geçen bir öyküye filmde yer vermediğini okumuştum ama hikayenin ne olduğunu bilmiyorum.

resim

Filmin finali yaklaşırken iki bölüm ön plana çıkar. birincisi Dersu’nun Arsenyev ve ekibiyle çektirdiği fotoğraflar. ikincisi salın üstünde giderken Arsenyev’in hayatını yeniden kurtarmasıdır. Fotoğraflarla ilgili sahne oldukça duygusaldır. Uzun süren dostluğun resimlerini kare kare izleriz. sal sahnesi ise uzun lan olarak düşünülmüş ve oldukça gerçekçi aktarılmıştır. Arsenyev, Dersu ve bir kaç asker sal ile nehrin karşısına geçmek isterler. Bir grup askeri ve erzağı tam karşıya geçirmişken dengeyi sağlayan sırık düşer. Dersu ve Arsenyev ilerideki çağlayana doğru gitmektedir. Arsenyev durumun ne kadar ciddi olduğunu anlamaz. Dersu tam zamanında Arsenyev’i iterek onu tehlikeden kurtarır. Kayalıklara çarpmadan önce nehrin içindeki bir kütük parçasına tutunur. akıntının sertliği karşısında orada fazla duramayacağı kesindir. Nehrin kenarında ki askerler ne yapacaklarını şaşırırlar. Dersu ağaçları işaret eder. Uygun ağacı bulana kadar askerleri yönlendirir. Bir sedir ağacı için onay verir. Askerler ağacı baltayla keser. Dersu’nun işaretiyle bu ağaç parçasını kemerlerle, kayışlarla bağlarlar. Suya bırakıp Dersu’nun bu sedir ağacına geçişiyle kurtuluş gerçekleşir. Arsenyev ile Dersu büyük bir tehlikeyi geride bırakırlar. Yolculukları buna benzer bir çok olayla geçmiştir. Şüphesiz bu büyük dostluğun perçinlenmesinde önemli bir role sahiptir.

Keşif seferinde kış günleri kapıdadır. Arsenyev ile çıktıkları domuz avında Dersu avını göremez. Daha sonraki bir geyik avında da aynı şeyi yaşar. Dersu’nun gözleri ilerleyen yaşı ile eski keskinliğini kaybetmeye başlamıştır. Dersu’nun hareketleri doğası tamamiyle alışkanlıkları ile şekillenmiştir. Gözleri hiç bir şeyi kaçırmamak için eğitilmişlerdir çünkü gözden kaçırdığı bir şey onun ölümü anlamına gelir. Gözlerinin keskinliği olmadan ormanda yaşayamayacağını bilmektedir. 58 yaşındaki Dersu için her şey değişmek zorundadır. Dersu bu duruma ne kadar kederlense de gerçekleri bütün çıplaklığıyla görür. Arsenyev’den şöyle bir istekte bulunur. zamanında ektiği topraklarda 22 Ginseng bitkisi vardır. Ölünce bu bitkileri Arsenyev’in almasını ister. Arsenyev arkadaşının bu hediyesini ona saygısızlık etmemek için kabul eder. Dersu’nun ormanda yaşayamayacağını iyi bildiği için onu Khaburosk’a davet eder.

resim

7 Ocak’ta eve ulaşırlar. Burada Dersu’ya bir oda hazırlar. Dersu’nun onun yanında yaşaması kadim dostluğun bir parçasıdır. Fakat Dersu ormanın çocuğu olarak şehir hayatına ne alışır ne de bu hayatı kabullenir. Kitapta Arsenyev ailesinden hiç bahsetmemektedir. Filmde ise Dersu aynı zamanda Arsenyev’in eşi ve küçük erkek çocuğu ile yaşamaktadır. çocuk ile deneyimlere dayanan güzel bir iletişim kurar. Kurosawa Dersu’nun son günlerini aile sıcaklığı içerisinde göstermeye çalışır.Filmin ve finalin dramatik havasını kuvvetlendiren doğru bir tercihtir. Dersu sadece şöminenin karşısında kendini biraz olsun rahat hisseder. Ateş ona taygadaki yaşantısından kalan son miras gibidir. Ara sıra Arsenyev ile geçmiş günleri neşeyle hatırlasalarda. Dersu bu hayatı çok anlamsız bulur. insanların neden bir kutunun içinde yaşamayı seçtiklerini bir türlü anlamaz. Özgürlüğünü bu kutunun içerisine hapsetmek her geçen gün ona daha da ağır gelir. Tüccarların odun ve su gibi ihtiyaçları para karşılığında satması ise tahammül sınırlarının dışındadır. Tüccarlara kötü adam diye bağırıyor Arsenyev’e “Tanrı toprağı, suyu, odunu bize bedava vermiş” diyerek sitem ediyordu. Dersu kaybettiği özgürlüğün yasını tutarken şehir insanlarının kendi istedikleri gibi değil, başka insanların onların yaşamalarını istedikleri gibi yaşadığını anlamıştır. Filmin finalindeki bu anlatım doğa ile modern hayatın birbirine ne kadar düşman olduğunun resmidir. İnsanlar modernizmi inşa ederken özgürlüklerini, kendilerine verilenleri, ruhlarını da bu acımasız kalenin içine hapsetmişlerdir. Dersu’nun yitip gidişi insanlığın yitip gidişinin destansı bir ağıtıdır. Dersu Arsenyev ile duygularını paylaşarak evi terk eder ve ormana yani kendi evine geri döner.Kısa bir süre sonra arsenyev’e gelen bir telgraf acı ve beklenen gerçeği söyler. Dersu öldürülmüştür. Bir gece kamp yaptığı yerde o uyurken gelen haydutlar Dersu’yu öldürür. Bu acı haber ile kederli bir son vedaya doğru ilerler Arsenyev. Buz tutmuş topraklara arkadaşının gömülmesi ile bu büyük dostluk hatıralarda kalacaktır. Arsenyev filmin başında olduğu gibi tek bir kelime söyler “Dersu”.

Yazan: Serkan SERT (kuzeydebiryer)

Stalker / İz Sürücü (1979)

Beynimin zincirlediği limanlar var,
öğretiler kulağımda fısıldar
Gördüğüm siluetler insan motifli bir dünya
Benliğim çırpınır düşle anlatılan arasında

Benliğimin çırpındığını, varoluşun rahatsızlığını hissettiğim ender filmlerden biriydi Stalker. İmgelerin açtığı yolda cesurca yürümeyi unutan akıllara bir ilaçtır İz Sürücü aslında. Bölge denilen gizemli dünyaya yolculuğa çıkmadan önce. Günlük yaşamın hızlı temposundan sıyrılın, kendinizi uzun uzadıya ifade etmeye çalışacak karelere mağlup olmamak için derin bir nefes alın ve özümseme noktasında baksın gözleriniz. Gördükleriniz bir film karesi olmaktan öte sizi yansıtan bir ayna haline gelir Tarkovsky Sinemasında…

resim

Stalker içinde barındırdığı imgeler ile bizi düşünmeye, toplumla bununda ötesinde kendimizle yüzleşmeye ve filmi izleyen herkesin farklı nitelendirebileceği bir hikayenin yolculuğuna çağırıyor.

Mutsuzluğun kasvetli bir odadan yansıdığı, ağır bir atmosfer içerisinde ki bu aileye hüzünlü bakışlarla şahit oluyoruz. İz Sürücünün hayalleri ise Bölge denilen gizemde. İz sürücünün aradığı umudun barınmadığı bu kop koyu renklerle tasvir edilen dünyada ruh gerçek hayatın varlığını reddedişte. Benliğinin çağrısına karşı koyamayan bu kayıp ruhu bir bar sahnesinde yolculuklarına hazırlanan karakterlerle bir arada buluyoruz.Bilinmezliği alaycı tavrıyla hicveden yazarla tanışıyoruz ilk önce. Çıkacağı yolculuktan bir sebep arama telaşı içerisinde bulunmayan ikinci karakterimiz ise bir profesör. İsimsiz ama imge yüklenilecek kadar değerli karakterlerle böylece izleyici olarak buluşmuş oluyoruz. İsimlerinden öte kimliklerinin ve onun altında yatan varoluşlarına ihtiyacımız var demek için erken saatlerde hiç tanımadığımız 3 kişi ile bilinmeze yolculuğumuz başlıyor. A, B ve C kenarlı matematiksel ifadenin ötesine çıkacağımız bir metafizik yolculuğu bu..

Bölgeye ulaşmanın önünde engel olmaya çalışan silahlı düzen koruyucularının hapsettikleri fakat bir vebanın insan yüreğindeki yarattığı korku gibi ürkek silah seslerinin arasından bir tren yolunun üstünde buluyoruz kendimizi. 3 ete kemiğe bürünmüş ama adsız insan ve uzayan raylar boyunca gözlerimizin seçmeye çalıştığı bölge. Kesif bir sessizliğin müziğini gerilim olarak kulaklarımız işite dursun yolculuk bölgeye ulaştığında merakımız ile geri dönülmez yolculuğa merhaba diyoruz.

resim

Bölge ile benliği arasında mutluluk hazzı köprüsü kuran İz Sürücü, yolculuğun bu bölümünde yol gösterdiklerine bir samun çizgisiyle yardım edecek. En kısa mesafenin ölümle bitebileceğini ürkekleşen yazarın geri dönüşünde keşfettiğimizde daha uzun ve anlamlarla yüklenecek bir yola kavuşuyoruz. Bu yolculukta insanoğlunun acılı tarihiyle yüzleşiyoruz. Su altında kalan medeniyet silüetleri bize kıyamet sonrasında bulunduğumuzu anımsatıyor adeta. Her yer suyla kaplı tıpki dünya gibi. Gezinilen bölgenin mikro dünya olduğuna dair inancımız artarken kan ile yaşadığımız top, silah motifleriyle sonumuzun nedenini görüyoruz. Her şeyin su altında kalması, öfkenin dünyaya teslim olması mı? diye içimden geçirirken. Tarkovsky’nin yol boyunca kullandığı sembollerle yüklü kamera görüntülerinin anlatmak istediğine tanık oluyoruz. Gidilen yol mutluluğa ve umuda açılan kapıysa eğer bu iz sürücünün üzerine atıfta bulundurulacak kimliği peygamberlere atıfta bulunur bir şekildeydi.

Onların tutku diye adlandırdıkları şey, gerçek bir duygusal enerji değil.
Dış dünyayla ruhları arasındaki çatışma.
En önemlisi, kendilerine inanmalarını sağla. Onların, çocuklar gibi çaresiz kalmasına izin ver.
Çünkü zayıflık harika bir şeydir ve güç hiçbir şey değildir.

Gücü reddediş ve teslimiyet gereklidir duruşunu final sahnesinde dendiği gibi odanın başucunda kendi muhasebeni yap ve öyle gir içeri ancak en derin dileklerinize ulaşırsınız sözlerinde bir kez daha görecektim. Bu ifadenin anlamı beynimde çağrışımlar kuradursun.
Sinema tarihinin en çarpıcı diyaloglarından birine şahit oldum.

Bir insan yeni doğduğunda zayıf ve esnektir. Öldüğü zamansa kaskatı ve duygusuzdur.
Bir ağaç büyürken körpe ve yumuşaktır. Ama kuru ve sert hale geldiğinde ölüp gider.
Sertlik ve güç ölümün arkadaşlarıdır. Esneklik ve zayıflık varoluşun tazeliğinin ifadeleridir.
Kendini sertleştiren hiçbir şey kazanmayı başaramaz.[/center]

Ruhumu inciten bu sözler ve kullandığı imgeler beni sorgulamaya, sanatla huzur bulan yüreklerin neden bundan vazgeçemediğini anlamaya sevketti. Yetişkinliğimizi sertlikle milim milim ölçmenin verdiği bu incinme unutulmamak üzere hafıza defterime kazındı.

Krótki film o milosci / Aşk Hakkında Kısa Bir Film (1988)

Film yapmak seyirciler, festivaller, eleştiriler, söyleşiler demek değildir. Film yapmak her gün sabahın altısında kalkmak demektir. Soğuk, yağmur, çamur demek, ağır ışık malzemelerini taşımak demektir. Her şeyden önce, asap bozan bir meslektir ve her şey, ailen, duyguların, özel hayatın dahil olmak üzere ikinci plana atılır. Ve hepsi bir yana, film yapmak sabretmek demektir.

Bunun dışında ben, filmin montaj odasında var olmaya başladığına inanıyorum. Çekmek sadece gerekli malzemeyi ve seçenekleri sağlamaktır. Kendime mümkün olduğunca hareket etme özgürlüğü tanıyarak başlarım montaja. Kurgulamak iki film parçasını birbirine bağlamaktır ve bu aşamada uyulması gerekli bazı kurallar vardır. Kurgunun bir başka aşaması da, filmi oluşturmaktır. Bu, seyirciyle oynanan bir oyundur; dikkati yönlendirme, gerilimi dağıtabilme oyunu. Bazı yönetmenler bu oyunda senaryoya, bazıları oyunculara, sahnelemeye, ışıklara, görüntüye yaslanırlar. Bense filmin tanımlaması güç, sadece orada, montaj odasında hayat bulan ruhunun farkındayım.

resim

Sadece Avrupa Sinemasının değil Dünya sinemasının da en önemli yönetmenlerinden biri olan Kieslowski filmlerinde ki renk kullanımı, etik değerleri sorgulayışı, karakterlerinin psikolojisine verdiği değerle de kendine ait bir sinema dili yaratmayı başarmıştır. Filmlerle ilgili ilk tecrübeleri belgeseller üzerinedir. Bir belgeselinin mahkemede delil olarak kullanılmasıyla bir daha belgesel çekmeyeceğini dile getirmiş. Uzun metrajlı filmleriyle sinemasında ustalığı yakalamıştır. Polonya televizyonu için yaptığı on emirden ilham alan 10 kısa filmden oluşan Dekalog, Fansa bayrağının renklerinden ilham alarak çektiği Üç Renk üçlemesi, metafizik ögelerin ağır bastığı Veronique’nin İkili Yaşamı yönetmenin kariyerinde ki en önemli eserler olarak dikkat çeker. Üç Renk üçlemesinden sonra “Evime sigara içmeye gidiyorum” diyerek sinemaya verdiği arayı yeni bir üçlemeyle taçlandıracakken kalp krizi nedeniyle hayatını kaybeder.

Benim için Kieslowski edebiyatta ki Dostoyevski‘nin sinemadaki yansımasıdır. İnsanın varoluşunu yine insanı mercek altına alarak sorgular. İnsan psikolojisin çözümlenmesini kelimerden daha çok montaj odasında geçirdiği saatlerle, dramatik ortama nüfuz eden müzikleriyle ulaşmaya çabalar. 1976 ile 1993 yılları arasında yaptığı eserlerle “Huzurluğun Sinemasını” temsil eder. 1981’te çektiği Kör Talih ve 1984 yılında çektiği Sonsuz otoritelerce idealist hümanizmi yansıttığı için yasaklanır. Polanya’da komünist dönem sona erince Fransa’ya gider. Veronika’nın İkili Yaşamı, Üç Renk üçlemesine Fransa’da yaşam verir. Senaristi Krzysztof Piesiewicz ile yazdığı Cennet, Cehennem ve Araf üçlemesi onun ölümünden sonra genç yönetmenler tarafından sinema perdesine aktarılacaktır. Sonuç olarak sinema sevgisinin baş tacı yapımlarıyla hatırlanmaya devam edecektir

Aşkın tarifini nasıl yaparsanız yapın tarifin içine tutku, saplantı ve nedensizliği eklerseniz karşınızda Tomek‘i bulursunuz. 19 yaşında gençlik hayallerinin karmaşık dünyasında aşk dokunulmaz, erişilmez olabilir. Bu dünyanın kapılarını Tomek’e açan penceresinin tam karşısına koyduğu bir dürbündür. 30’lu yaşların olgunluğunda hayatın akışına kapılan Magda‘yı uzaktan izlemek sadece röntgencilik olarak açıklanamaz. O saplantılı bir aşkın merceğidir. Gördüğü dünyada ki yozluklar bile onun aşkına dokunamamaktadır. Tomek’in Magda’nın sesini, yüzünü, nefesini çevresinde görme çabaları bu aşkın en gerçek halidir. Tomek ile Magda arasındaki sır perdeleri kalkınca aşk ile aşktan uzak umursamazlığın buluşması da gerçek olur. Tomek’in ne istediğini anlamak, Magda için zordur. O saf aşkın ne demek olduğunu süregelen anlık ilişkilerinde çoktan unutmuştur.

resim

magda– beni neden gözetliyorsun.?
tomek– çünkü seni seviyorum.
magda– peki ne istiyorsun?
tomek– hiçbir şey
magda– beni öpmek mi istiyorsun?
tomek-hayır
magda– benimle yatmak mı istiyorsun?
tomek– hayır
magda– peki ne istiyorsun onu söyle?
tomek– hiçbir şey.

Tomek için aşk bu kadar anlamlıdır. Ne bir bedenin sıcaklığı, ne de yaşanılacak bir ömür hayali değildir bu. Tomek saf aşkın kimyasında çoktan hiçliğe ulaşmıştır. Tomek ile Magda’nın evdeki buluşması Tomek’in aşkının utanmaya, utanma ya da başka bir deyişle küçük düşürülmesi Tomek için bir sondur aslında. Kaçıp gitmek arkada bırakmak yetmeyecektir. Aklını, kalbini kemiren o an kendisiyle birlikte yokluğa karışmalıdır. Tıpkı aşkın yozlukta kayboluşu gibi. bu kayboluş Magda için aşka dokunuşun ilk adımları olur. Tomek’i düşünmek, onu özlemek zamanı geldiğinde, kurduğu hayaller Tomek’in odasından kendi dünyasına baktığı anda vücut bulur. Gördüğü sahne aşkın küçük bir saf dokunuşudur aslında.

Kieslowski aşkı en yalın, en saplantılı haliyle ele alır. Bilindik aşk öykülerinin dışına çıkarak insan, tutkuyu, saplantıyı saflığı, yozluğu en çıplak haliyle gözler önüne serer.10 bölümlük Dekolag serisinin en güzel filmlerinden biri şüphesiz ” Aşk hakkında kısa bir filmdir” Dekalog serisindeki bu hikaye ile eklemeler yaparak yeniden beğeniye sunulan bu film arasında farklılık olduğunu da belirteyim. Hangi sonun daha iyi olduğu gibi konulara girmeye gerek yoktur. İkiside görülmeyi bekleyen Kieslowski şaheserleridir. Bir de Zbigniew Preisner‘in dokunaklı müzikleri de arka fonda bu eşsiz filmlere eşlik edince sinemasal büyü daha da görkemli hale gelmektedir.

Geçen sene Polanya’da Kieslowski anısına yapılan bu çalışmayı da görmenizi isterim. Kieslowski’nin ışık kullanımı, sahne planlaması gibi unsurları bu videoda keşfedebilirsiniz.

Contratiempo / Görünmeyen Misafir (2016)

resim

İspanyol yönetmen Oriol Paulo hem senaryosunu yazdığı hem de yönettiği son dönemlerin en dikkat çekici yapımlarından. Şüphesiz İspanyol Sineması son dönemde yaptığı işlerle Dünya Sinemasında haklı bir yer edindi. Bunda iki etken var. Birinci etken bir sarmal gibi işlenen senaryo. Oriol Paulo’nun 2012 yapımı El cuerpo ( Ceset) filminde de bunu rahatlıkla görebilirsiniz. İkinci etken ise gizem türüne iyice sırtını vermeleri. Son dönemde gizem türünün başarılı örneklerini izliyoruz. Contratiempo’da bu yolda kendini kanıtlamayı başardı. Andrés Baiz’in La cara oculta (Gizli Oda) filminde , Nacho Vigalondo’nın Los cronocrímenes (Suç Zamanı) yapımında ve J.A. Bayona’nın korku ile harmanlanmış El orfanato (Yetimhane) filminde gizem unsuru aynı başarıyla kullanılmıştı. İspanyol yapımı filmlerde bunu görmek artık alışıldık bir durum haline gelmeye başladı.

Contratiempo başlangıcında kullanılan müzik ile sır perdelerinin ilk işaretini verirken. Avukatın, Doria’nın kapısını çalışıyla birlikte bir cinayetten haberimiz oluyor. İlk bakışta masum bir karakter izlenimi veren Doria olayları anlatmaya başlarken kafasında kurguladığı yoldan sapmamaya çalışırken hiç bir davasını kaybetmeyen avukatımız onun bu düz yoldan çıkıp gerçekler yoluna girmesini arzulamaktaydı. Bu yola davette sihirli bir kelimeden geçiyordu “zeka”. Sen benden zeki değilsin baskısı altına giren Doria sır perdesini yavaş yavaş aralayacaktır. Filmin başlangıcından itibaren soru işaretleri kare kare sinemaseverlerin zihnine kazınıyordu. Bir cinayet ve katil kim sorusu? Geriye dönüşlerle bu sorunun cevabını bulma çabası filmde baskın duygu olarak karşılık buluyor.

resim

Film aslında bilindik bir öyküyle başlıyor. Kilitli bir oda ve odada işlenen cinayet peki katil kim? Hem edebiyatta hem de sinema tarihinde bunun örneklerini çokca gördük. Filmin açılış sahnelerinden sonra Adrián Doria (Mario Casas) ve Laura Vidal ( Bárbara Lennie ) arasında yaşananlara şahit oluyoruz. Olaylar Adrian’ın bakış açısıyla bize yansırken bir ters köşe senaryonun da olduğuna dair bir hisse kapılıyorsunuz. Şeytan Kadın profili çizen Laura karakteri bu ters köşe senaryonun merkezinde yer alıyor. Laura zekasıyla her şeye hükmetmek isteyen bir kişilik. Adım adım her şeyi planlayacak kadar da soğuk kanlı olabiliyor. Bu plan ona göre şeytani bir plan değil bir gereklilik. Çünkü kaza sonucu ölen gencin kaybedebileceği hiç bir şey yokken Doria ve Laura’nın korumak istedikleri evlilikleri ve kariyer planları vardır. Doria’nın efsanevi yükselişi böyle bitmemelidir. Bu iki karakter aslında böyle midir? Bunun cevabını filmin sonunda alıyoruz. Bu da senaryonun bizi aldatan kısmını oluşturuyor. Kazaya (bunun bir cinayet olacağını göreceğiz) kurban giden genç bir insanla empati kurmamızı sağlamak amacıyla senaryonun içine anne ve baba karakteri eklenmiş. Çok doğru bir seçim. Özellikle Laura’nın baba ile yollarının kesişmesi, arabasını tamir için gittiği evde bir başka gerçekle yüzleşmesi iyi düşünülmüş bir ayrıntıydı. Baba ile Adrian Doria’nın bir davet sırasında buluşması, aralarında yaşanan psikolojik savaş ki o sahnede kullanılan çakmağın suya atılışı akıllarda yer edecek kadar iyiydi.

Film temposunu hiç kaybetmeden devam ediyor. Filmi başarılı kılan bir etken de bu. Tempoyu yitirmeyen bir senaryoya sahip olması. Otelde ki ilk sahneden yine Doria’nın otel odasında ki son sahnesine kadar ne gizem duygusunda azalma yaşanıyor ne de olayların hızlı akışında bir gerilemeye şahit oluyoruz. Yönetmenin en beğendiğim yanı da buydu. Bu çoğu yönetmende bulamadığımız bir özellik. Belki de filmlerinin senaryosunu yazmasının sağladığı bir avantajdır bu. Oyunculuklar için övgüler yağdıramayacağım. Doria ve Laura karakterleri yeterli ölçüde oynanmıştı. Biraz daha göz dolduran oyunculuklarla film daha iyi bir etkiye ulaşabilirdi. En beğendiğim karakter avukat Virginia Goodman ( Ana Wagener ) karakteriydi. Ana Wagener karakterin duygusunu çok iyi yansıtmıştı. Özellikle “arabayı iterken çocuk hala yaşıyordu” cümlesinden sonraki duygularında ki ani değişim görülmeye değerdi. O noktada aklımda avukata dair derin bir şüphe oluştu. Zaten hemen arkasından gelen final bu merakımızı çok yormadı.

Gizem türünün iyi bir örneği olarak hafızalarda yer eden bu film mutlaka izlenmeli. Yönetmenin gelecek filmleri de şimdiden merak uyandırıyor. Senaryosunu yine kendi kaleme alacağı filmlerinden birini daha izlemek isterim.

Fahrenheit 451/

François Truffaut’un 6 yıllık özleminin bir sonucudur Fahrenheit 451. Adını kağıdın yanma derecesinden alan bir kitap uyarlamasıdır. Truffaut’a her ne kadar çöp edebiyatı uyarlıyor denilse de bu film için bunu kesinlikle söyleyemeyiz. Önemli bir distopik eser olma özelliğini de gösteriyor. Bu hafta içerisinde kitabı da okumuş olacağım. Şüphesiz filmden daha iyi bir yapıtla karşılaşacağım. bunu Truffaut’ta açık bir dille ifade etmiştir.

Truffaut’un yabancı dille çektiği ilk yapımdır aslında bu. Gerekçesini de Fransa’da bu maliyetleri karşılayacak bir yapımcı bulamadım şeklinde açıklar. Biraz da bu orijinal filme fazla önem verilmediğini belirtir. Uzun yıllar süren bekleyiş nihayet Londra’da sonuçlanır. İngiltere’de film yapmanın daha kolay olduğunu düşünmektedir. Teknisyenlere kadar bir heves hakimdir. Oysa bu duyguyu Fransa özgün sinemasında fazla bulamamaktadır. Çekimlerle birlikte iyi bir başlangıç yapsa da temel zorluklar kendini kısa zaman içerisinde gösterecektir. Tek bir kelime İngilizce konuşamadan bir film çekmek oldukça zor bir işe dönüşmüştür. Fransa’ya döndüğünde bu cazibeli şehri nasıl buldunuz sorusuyla karşılaşmış. Bilmiyorum ki hiç gezmedim demiştir. Günlerini otel odasında yalnız başına geçirmiş otelden çıkıp ülkesine geri dönmüştür.

resim

Filme gelecek olursak hikayenin çok sağlam olduğunu belirterek başlayayım. Hikayeden o kadar etkilendim ki kitabını sipariş ettim bir çırpıda bitirmeye kararlıyım. film gelecek bir zamanda geçmekte. İtfaiyeciler bildiğimiz görevlerinin dışına çıkarak insanlara acı veren kitapların peşine düşmüşlerdir. Kitaplar insanların birbirine benzemesine engel olmakta ve insanlara hayalleri vaat edip olmayan şeylerle kandırmaktadır. Toplumu kirleten bu virüs mutlaka yakılarak yok edilmelidir. Sistem bir saat gibi işlerken toplumun içerisinde suçlular ellerini, gözlerini kitapla günaha bulandırmaktadır. İtfaiyeciler görevlerini büyük bir başarı ile yaparlar. Kitapların aldığı nefesi bile fark ederler. Ama itfaiye görevlilerinden Guy Montag (Oskar Werner) o nefeste farklı bir şeyler bulur ve kendisini kitapların büyüsüne kaptırır.

Filmde kullanılan eşyalar, kostümler oldukça başarılıdır. Futuristik çizgiyi yakalayabilmiştir François Truffaut. Müzik konusunda da kendini şanslı sayar ve öyledir. Filmle birlikte ilerleyen müthiş bir film müziği yapılmıştır. Bundan geriye kalan bir kaç ayrıntı dışında istediğine ulaştığını söyleyemeyiz. Yanan kitaplar arasından Dali’nin eserlerini gösteren kitabın her sayfasını göstererek sansürün her türlüsüne destek veren tek dahiye göndermeler bile yapmıştır. Ama ötesi yoktur. Bunun en temel sebebi baş rol oyuncularının kötü performanslarıdır. Hatta Truffaut 6 yıl beklemesem ve bu kadar çaba harcamasam filmi bırakırdım bile demiştir. Bunun nedeni Oskar Werner’dır. 1962 yapımı Jules ve Jim’de başarılı bir çalışma yapsalar da bu sefer bu gerçekleşmeyecektir. Truffaut’un isteklerine karşı hep bir fikri vardır. Artık film çığırından çıkmıştır. Yönetmenimiz Werner’a sert çıkmak zorunda kalmıştır. Film bitene kadar aralarında tek bir sohbet gerçekleşmemiştir. Truffaut, Werner’ın dublorüyle isteklerini yollar Werner’da o somurtkan ifadesiyle oynar. Büyük bir proje yarım kalmış başarıya dönüşür.

resim

Filmin verdiği siyasi mesaja fazla bir anlam yüklememek gerekir. Kitapta bu ne kadar vurgulanmıştır bilmiyorum ama Truffaut’un ellerinde bu eser kuvvetli bir siyasi eleştiri olmaktan uzaktır. Kamerasını sistemin çarklarına çevirirken bu sistemin baskılayıcı gücü, korunması ve devrimci bir hareketin buna karşı koyuşu yoktur filmde. genel olarak Truffaut bunu tercih etmektedir. Filmin final kısmında yaşananları devrimcilikle nitelendirmek de oldukça zordur. Olsa olsa bu bir karşı duruş ve pasif bir bekleyiştir. Bu ne kadar eleştiriye açıksa da ünlü Fransız yönetmenin siyasete genel bakışı budur. Hayatında hiç oy kullanmamıştır. Truffaut’un hayatında ki en büyük eylemi dünyanın en önemli sinema kütüphanelerinden biri olan Cinematheque‘un müdürü Langlois’in görevden alınmasına karşıdır. Hükümete karşı yürüttüğü bu tek eylemi de kazanmıştır. Bu kitap politik sinema yönetmenlerinin elinde bir baş yapıta da dönüşebilirdi. Truffaut bir röportajında kafasında aşk hakkında 30 film bulunduğunu, gelecek 45 yıl içinde bunların hepsini çekmeyi amaçladığını söylemişti. Biri çıkıp da çekilen on filmden dokuzunun aşk hakkında olduğunu kanıtlayacak olsa, bunu yine de yeterli bulmayacağını eklemişti.

“Evet, hala buna inanıyorum.” diye onaylayarak. “Şu ya da bu şekilde aşk filmleri dışında sevdiğim çok az film vardır. Örneğin Kwai Köprüsü bence aptalca bir hikaye. Her zaman böyle bir hikayeye ihtiyaç duyarsınız, tabii, ama bu hikayeyi on yönetmene verseniz, on Kwai Köprüsü olur elinizde. Hep aynı film çıkar. Ama bir aşk hikayesini on farklı yönetmene verirseniz, birbirinden farklı on film alırsınız. Çünkü yönetmenlerin her biri kendilerinden çok fazla şey koyar. Bu büyük insani motor özellik, tek ortak paydamızdır. demişti. Gerçekten de bu film içinde bunu söylemek gerekir. Fahrenheit 451 başka bir yönetmenin ellerinde çok daha fazlası olabilirdi.

Truffaut, 400 Darbe’den sonra yarı başarı olarak kabul edilen iki filminden biridir Değişen Dünyanın İnsanları. Vahşi Çocuk ile gerçek anlatımına dönmeyi başarmıştır.

Bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom / İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… Ve İlkbahar (2003)

Yüzyıllar önce Ludwig Van Beethoven müziği tanımlarken “Müzik tınısal bir felsefedir” demişti. Kim ki Duk’un filmlerinde gerçekle düş arasında ki çizgide bu sözün günümüzdeki yansımasını görebiliriz. Filmleri, karakterleri, kullandığı mekan seçimleri ile Kim Ki Duk filmlerinde yaşamın hüzünlü, yüreğimize dokunan, acılarımızı anımsatan felsefik bir resmini film karelerine ustalıkla sığdırmakta. Bunun en iyi örneklerinden biri 2003 yaımı Bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom (İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… Ve İlkbahar) filmidir.

Bu filmde hayatın farklı dönemlerine mevsimler üzerinden tanıklık ediyoruz. Her mevsim yaşamın farklı bir dönemindeki yaşananlara kapılarını açıyor. Film iki ana karakter üzerine inşa edilmiş. Hayatın bütün bilgeliğini bedeninde nefesinde dinginliğiyle buluşturan bir usta ve onun yanında öğretileriyle hayatı anlamaya çalışan ya da çalışacak olan bir insan. Film bu iki karakterin farklı zaman aralıklarında (mevsimlerde) yaşadığı olaylarla vicdan, seçim, acı, öfke, kabulleniş gibi duygulara en saf halleriyle dokunuyor. Bu duyguları aktarırken kullandığı simgelerde oldukça dikkat çekiciydi. Taş, hayatın yaptıklarımızın acı yükünü kalbimizin tam ortasına yerleştirirken kullanılan diğer simgelerde ( kapı, kayık, yere kazınan harfler) bir çok anlamla yüklüydü.

resim

İlkbahar … Yaşamın ilk zamanlarını temsil eden İlkbaharla filmimiz başlamakta. Bilinen medeniyetten uzak, her şeyin en saf haliyle var olduğu, doğanın içinde karşımıza çıkan bir ev bu iki ana karaktere ev sahipliği yapıyor. Bu dinsel yaşam alanında küçük bir çocuğun eğitimden sorumlu usta onu yakından gözlemlemektedir. Bir suyun akışı gibi küçük çocuğun yaşadıkları da akıp giderken usta o küçük çocuğun hep yakınlarındadır. Onun hayata bakış açısını etkileyecek seçimlerine karışmadan bir gölge gibidir. Küçük çocuğun kayığa binerek ormana yaptığı keşif günlerinden birinde. Çocuğun balık, kurbağa ve yılana taş bağlayarak onlara zarar vermesi usta için ders verilmesi gereken bir durumun da habercisidir. Yılan,balık ve kurbağanın çocuğun elindeki ölümleri öğretinin temeli, bu temelde bilginin aktarılmasındaki ilk adım olacaktır. İnsanın kararlarını ve onun sonuçlarını dramatik bir öğretiyle gözler önüne serilmesi çekilecek acı dolu bir hayatında ilk adımlarıdır aslinda. Bu ders bir gölge gibi çocuğu takip edecektir. Ustanın da dediği gibi bu taş çocuğun kalbine yerleşecek ve orada vicdan olup ömür boyu yaşayacaktır.

Yaz … Küçük çocuk artık gençlik yıllarına kavuşmuş ve bu budist tinsel dünyanın bir parçası olmayı başarmıştır. Fakat gençliğin duygu fırtınaları, istekleri genç bir kızla birlikte onun yaşamına girer. Bu fırtınalarda yavaş yavaş kaybolmaya başlayan dinginlik yerini gençlik ateşine bırakacaktır. Genç adamın gözünde hayat bir aşka dönüşürken çevresindeki bütün öğretiler bu aşkın gölgesinde kalır. Genç kızla geçirdiği her an onu yepyeni bir hayata sürüklemektedir. Kafayı iyice karışan genç bir seçim yaparak budist öğretilerin uzağına aşkının peşine sürüklenir. Hayatın akışının bir parçası olan ustamız gencin gidişine ses etmeyecektir. Bu sessiz başlangıç yaşama doğru sürüklenirken yanında hayata dair acılarıda getirecektir.

Sonbahar … Yaşadıklarımızdan bize kalanlar gençlik yıllarının orta yaşa dönüşümüyle birlikte karşımızda acıyla yoğrulmuş bir öfke olarak belirir. Gençliğinin ilk yıllarında onu alev alev yakan aşk bir ayrılık sonucunda öfkeye dönüşerek bütün benliğini ele geçirmiştir. Hayatın bütün yakıcılığıyla büyük bir üzüntü içinde yollara düşen karakterimiz ustanın yanına döner. Usta onun gelişiyle birlikte olanları anlamaya çalışırken öğrencisinin içinde ki acıyı, nefreti sökmesi için salın üzerine kazıdığı yazılarla ona yeni bir yol gösterir. Öfke bu yazının üzerinden kazınacak ve bir kabullenişe dönüşecektir. Budist öğretininde temelinde ki bu dönüşüm iç huzurunun keşfine bir kapı açar. bu yıllar bir tutsaklıkla geçecek ama yüreği bam başka tutsaklıkların elinden kurtulmaya başlayacaktır.

resim

Kış … Tutsaklığın bitimiyle yaşı ilerlemiş şekilde ustasının yanına dönen öğrenci. Ustasının gidişiyle karşılaşır. Hayata ve ustasına saygısını sunar. O artık yaşadıklarından öğrendiklerini içselleştirmiştir. Kendisini daha yakından tanıyacağı ve gerçek bir keşişe dönüşeceği öğretilerle yaşamaya başlar. Geçmişin acıları keşiş evine getirilen küçük bir çocukla birlikte tekrardan yanıbaşında belirir. Ona teslim edilecek küçük keşiş yaşam döngüsünün bir simgesidir. Hayatımız bu döngünün üzerinde hareket eden, sürüklenen bir saldır ve bu döngü karşı konulamaz şekilde bizi sürüklemeye devam eder. bu acıları kabullenmek onun üzerimizde ki yükünü anlamak ve onun gölgesinde yaşadığımızı bilmek gerekir. Bu dönemi de oyuncu olarak canlandıran yönetmenimiz Kim ki Duk filmin sonunda tekrardan ilkbaharı göstererek bu acılarla öğrenen döngüyü bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer.

Binlerce yılın bilgi denizi durağandır, ulaşılması kolay ama dokunmak için acılarla imtihan edilmek gerekir ve her acı seni daha bilge yapar. 4 mevsim temasıyla izleyiciye ruhsal bir yolculuk sunan Ki-duk Kim karşımıza biri bilge ve biri çocuk iki ana karakter koyarak İnsanın kararlarını ve onun sonuçlarını dramatik bir temayla bizlere sunar. Yönetmenimiz bu tinsel yolculuk hikayesiyle en iyi filmini de vücuda getirmiştir.

Before the Rain / Yağmurdan Önce (1994)

Balkanları alev alev saran milliyetçilik, tarihin mirası olan etnik kimliği farkediş ve sonrasında acılarla kendini belli eden insan manzaraları.Film “kelimeler” “yüzler” ve “fotoğraflar” adlı üç bölümde işleniyor.
Kelimeler adlı bölümde kendimizi bir dağ başında ruhsal hayat sürdüren Ortodoks rahipler arasında buluyoruz. Sessizlik yemini etmiş olan Kiril bir gece odasında hristiyanlardan kaçan bir Arnavut kızı, Zamira‘yı bulacaktır onu ele verip vermeme konusunda yaşadığı çatışma insancıl bir hareketle sessizliğine devam edip bu müslüman kızı saklama haline bürünecektir. Yaptığı seçim Balkan coğrafyasının sert mizacında aynı hoşgörüyle karşılanmasada bir insan başka ne yapabilir ki. Bölünmelerin,kavganın ortasında can çekişen bir ruhken barış, kimliklerin ötesinde bir dokunuş gerekir bazen insana.Yaratılışımızın özüne sadık kalıp, kaotik ortamlarda açan bir kardelen çiçeği gibi keskin bir karşı duruş görsekte sinema perdesinde, yakın tarihe ait hatıralarımız bize gelişecek olaylar hakkında küçük küçük hatırlatmalar yapmaktadır. Bizi bu karelerde yakalar hümanist anlayış ama ne yazıkki bu coğrafyanın olmasından korktuğumuz gerçeğini büyük bir hayal kırıklığıyla gözler önüne seren yönetmen Milcho Manchevski ölümü en yakından hissetmemizi istemekte ve acılarımızı bir tokat gibi yüzümüze vurmaktadır.

resim

İkinci bölümde yaşanan acıların uzağında, ayakları üzerinde duran bir kadının seçimi ve aşkı arayışı ele alınacak burada tanıdığımız Makedon fotoğrafçının huzur bulmak amacıyla ülkesine geri dönüşü filmin son perdesi yani “fotoğrafları” meydana getirecektir.Doğduğu topraklardan uzak kalsada değişen ülkesini daha yakından tanımasını sağlayacak günleri birer birer yaşamaya başlayacaktır. Film büyük bir acının ortasında farklı bir anlatıma sahip. Bosna’da daha sonra Kosova’da yaşanan insanlık dramının tekrarlanma ihtimalini sorgulayan yağmurdan önce “etnik kimliğin” onlar ve bizler ayrımına dönüşümünü, bu farklılığın tahammülsüzlükle harmanlayıp ölümlere neden oluşunu yağmurdan önce yaşanan sıkıntılı havanın hissedildiği dakikalarda gözlerimizin önüne seriyor.Bu öyle bir iklimki yağacak yağmurun kan kırmızı rengini yağmurdan hemen önce hisseden seyirci ,onlar ve bizler ayrımını defalarca sorgularken buluyor kendini.Filmin başarısıda buradan geliyor. Her karede,yaşanan her olayda tarihin yıktığı hayatları düşünmeye başlıyoruz. Soluk alıp vermekten başka suçu olmayan insanları toplu mezarlarında ziyaret edip, bu acıları yaşatanlar için onlardan defalarca özür diliyoruz özür dilemesi gereken biz değiliz tabi ki ama bu olaylara sessiz kalan dünyanın her ferdi bu vicdani sorumluluğu belkide yüreğinin en derinliklerinde hissetmeli…

resim

Gördüklerimiz buz dağının su üstünde kalan kısmı kadar belirgin ve anlaşılır bu bile gözyaşlarımızı harekete geçirmekte yeterli olabiliyor peki suyun altında kalan ancak görmek isteyen insanların görebileceği acılar hakkında ne biliyoruz Belki de filmde dendiği gibi “zaman asla ölmeyecek” hiçbir şey dünde kalmayacak, yaşanan acılar gün gelecek farklı yerlerde farklı kimliklerle yeniden dirilip hayat döngüsündeki yerini alacak. Çember yuvarlak olmasa da bu çevrimde yaşanacak olaylar yaşanmışlara benzemek için yeni yüzler ve bildik nefretler bulacaktır.1994 sonrasını hafızalarımızda canlandırdığımızda bu kötü oyunun sonuçlarını defalarca gördük, en kötüsü de bunu görmeye devam edecek olmamız.
Önemli festivallerde çok sayıda ödül alan bu film etkileyici müzikleriyle de dikkatlerimizi çekmeyi başarıyor.

01. Time Never Dies
02. Nine Iron Doors
03. Coming Back Home 1
04. Red and White
05. At The Restaurant
06. In a London Cab
07. Passover
08. Funeral Theme
09. Death Of Alexander
10. Coming Back Home 2
11. The Circle Is Never Round

Pride & Prejudice (2005) – Aşk ve Gurur

Aşkın gururla imtihanı

Delicesine yağan yağmur altında Mr. Darcy’nin aşkını itiraf ettiği ve karşılık beklediği sahne gördüğüm ve unutamadığım romantik sahnelerin başında gelir. Lizzie’nin bütün kızgınlığına, içinde duyduğu içten içe büyüyen nefretine rağmen Mr. Darcy’in yüzüne bakışını, aşkın çekimine karşı koymaya çalışmasına rağmen Mr. Darcy’nin tek bir hareketinde çözülüverecek gibi görünen ruh halini ve oluşan duygu atmosferini kaç filmde bulabilirsiniz ki…

resim

Bu filmdeki romantik var oluşun temelinde sanat yönetmeninin bakış açısının çok etkili olduğunu düşünüyorum. Aklınıza filmin en can alıcı sahnelerini getirin, kendinizi oracıkta bulduğunuz filmin içine serpiştiriverilen o eşsiz sahneleri düşününüz, hayatta benzeri olmayan yaşayamadığınız bir duyguya dokunacak kadar yakınsınızdır. Romantik sinemanın büyüsüde buradan ileri gelir, günlük hayatın sıradan alışkanlıklarına esir düşen hayallerinizin çırpındığını, size birşeyler anlatmak istediğini sadece ve sadece bu kareler duyar. O anda karşınızda bir film yoktur artık çözümlenmesi gereken bir aşk ve ulaşılması gereken sonsuz bir mutluluk vardır. İzleyici karakterlerle özdeşim kurarak sanal bir birlikteliğe merhaba demiş ve en çarpıcı karelerin müzikle bezenmiş romantizm kapılarından geçmeye hazır hale gelmiştir.

Gurur yalnızlığımızın kalesidir.

Romantizmin drama ile iç içe geçtiği bir filmde aşık bir karakterseniz önyargılarla, yalanlarla ve sonu gelmeyen ayrılıklarla boğuşmak zorundasınız. Aşkın önyargılarımızla verilecek bir savaşı, sevdiğine ulaşmak için aldanmaması gereken yalanları ve dayanılması gereken yürek burkan ayrılıkları vardır. Hele de Bennet ailesinin bir ferdiyseniz işiniz daha zordur. Bennet kızları annelerinin elinde müstakbel bir eş adayına dönüşmeyi beklemekte ve en küçükleride bütün şımarıklığıyla toplumsal ayrımın sınırlarını hiçe saymayı kendinde bir hak olarak görmektedir. Bu Mr. Darcy’nin görgü kurallarına dikkat etmemek hususunda hatırlatıcı tavrını ön plana çıkaracak, Jane’nin duygularını belli edemeyişinde daha da belirgin hale gelerek bir tavsiyeye nihayetinde en yakın dostunun yaşaması gerektiği bir ayrılığa dönüşecektir.
Lizzie’nin gururunun aşktan uzak bir yalnızlığa dönüşmesi için bir subayın varolmayan geçmişine, ablasının hazinli öyküsüne ihtiyacı vardır. Elindekiler bir aşkın itirafında hançere dönüşecek sevgi sözcüklerinin son nefesi olacaklardır. Aynanın karşısında gündüz geceye karışacak, karanlıkta uzatılan bir mektup büyük kederlerle aşkın yenilişini gururun zaferini dünyaya duyuracaktır.

resim

Elizabeth’in geldiği bu noktada ayrılığın yalın gölgesi bedenini yormakta ailesinin yaptıklarına, kardeşlerinin bu duruma nasıl geldiğine bir anlam vermeye çalışmaktadır. Olan bitenlerden ve yaşanamamış bir aşktan başka gerçekliği göremeyen gözlerine, güneşin yakıcı ışıklarını, doğanın engin manzaralarını vaat etmiş ve akrabalarıyla çıkacağı kır gezisinde kaderine hüküm biçmiştir. Bu noktada yönetmen Jane Austen’in isteğine boyun eğmiş gibidir. Tesadüflerin aritmetiğinde gururu parçalara bölecek aşkı için her şeyi yapabileceğini ispatlayan Mr. Darcy’i yüceltecektir. Romantik erkeğin anatomisini sanata düşkünlüğüyle, nazikliğiyle ve sevdiği için yapabilecekleriyle şekillendirendirecek, bu da Mr. Darcy karakterine olan hayranlığımızın ne kadar doğru olduğunu gözler önüne serecektir.

Kendini beğenmişler komedyasının kraliçesi Lady Catherine yeğeninin gidişatını beğenmeyecek, gecenin geç saatlerinde kapıları vuracak ama dedikoduların doğru olmadığına dair sözü Lizzie’nin dudaklarından işitemeyecektir. Çünkü Lizzie’nin bu aşka vereceği bir cevap vardır o da değersiz insanların yüzüne sarf edilmeyecek kadar değerlidir.

Sabahın ilk ışıkları alacakaranlığı sona erdirmek için yol alırken, iki aşığın yolu ile kesişecek, seyirciyi bu eşsiz görüntüyle aşkın saflığına ve mutlu sona davet edecektir.

La tortue rouge / Kırmızı Kaplumbağa (2016)

Kırmızı Kaplumbağa temelinde yalnızlığı anlatan filmlerden biri. Yalnızlık duygusunu kuvvetlendiren sessizlikte (konuşmaların olmaması) filme ayrı bir tat kazandırmış. Bazıları için hiç bir diyaloğun geçmedi filmler cezbedici bulunmaz. Benim için bu durum tam tersi. Diyalogların azalması ile birlikte izleyenin hayal gücünde bıraktığı izler fazlalaşır. Yemeği doyasıya tüketmek yerine damakta bıraktığı lezzetin peşinden koşmak gibidir bu. Onun için yönetmenin bu seçimi daha da hoşuma gitti. filmi seyrederken hayal gücümün yelkenlilerini açarak seyre daldım.

Bir kaza sonucu adada mahsur kalan bir adamın çaresizliği ve yalnızlığıyla filme başlıyoruz. Bu adadan kurtulup insanlığa kavuşmak özlemiyle yaptığı sallar bir kaplumbağanın engellemelerine kurban giderken onu adaya çekecek bir hikayenin de ilk adımlarını görüyoruz. Çaresizliği zamanla öfkeye dönen adam vahşice Kırmızı Kaplumbağanın ölümüne sebep olur. Öfke dindikten sonra kalan vicdandır. Onu diriltme çabaları adadan kurtulma duygusunun önüne geçer. Gerçek ile hayalin birbirine karışmasıyla da bu hikaye farklı bir noktaya gidecektir. Yalnızlık adasında artık yalnız değildir. Kırmızı saçlarıyla bir kadın artık onun yanındadır. Kırmızı saçlı kadın eski kabuğunu okyanusa gönderirken adamda tercihini yapacak kurtuluş ümitlerinin simgesi salını okyanusa teslim edecektir.

resim

Zaman ve mekanın bilinmezliğe kavuştuğu noktada yeni bir yaşam filizlenirken. İnsanın sosyal bir varlık olduğunu, sevgiye muhtaç olduğunu, bu hayatı yaşanılır kılan en önemli şeyin insan olduğunu göreceğiz. Artık yalnız adamımızın dünyası ıssız değildir. Bir ailesi vardır. Ailesi ile yaşadığı bu ada onun için yaşam kaynağı olmuştur. Oğluyla geçirdiği keyifli dakikalar ve eşinin varlığı adayı bir dünyaya dönüştürecektir. Bu güzel dünyanın bir felaketle sarsılması aile içinde sarsıcı günlerin başlamasına neden olur. Yıkımların izlerini silmeye çabalarken genç bir yüreğin hayata duyduğu özlem onu farklı bir geleceğe doğru sürükleyecektir. Eşiyle yalnız kalan adam yılların fiziksel ve ruhsal değişimine uğrayacak uzaklara bakan gözleri ile bu yalnız adada başlayan hayatı son bulacaktır. Gerçek ile hayalin birbirine attığı düğümler çözülecek kırmızı saçlı kadın özüne dönerek bir hayatın kıyısından kendi hayatına doğru yolculuğuna çıkacaktır.

Filmin en sevdiğim yanlarından biri de müzik kullanımı oldu. Sessiz karelere duygu veren müziğin filmin etkisini arttırdığı muhakkak. Filmi 5 yaşında ki kızımla birlikte izledik. film boyunca yaptığımız konuşmalar, yorumlar aklımdan hiç silinmeyecek. final sahnesinde ben bu sonu hiç beğenmedim dedi. baba neden öldü? Annesi neden gitti? oğluna kavuştu mu? sorularıyla filmi baştan sona konuştuk. Onun da filme verdiği not gayet iyi ama bir de şu hüzünlü sonu olmasaydı. 🙂

2001 yılında “Father and Daughter” kısa metraj animasyonuyla oscara kavuşan yönetmen ve senarist Michael Dudok de Wit hakkında önceden hiç bir bilgi sahibi değildim. Kırmızı Kaplumbağa sayesinde yönetmenin eski kısa metrajlarını da izlemiş oldum. Renk kullanımı, insani duyguları ele alışı, ışık yansımaları ve gölgeler yapımlarında en dikkat çekici noktalar. Ayrıca Hayao Miyazaki ve Isao Takahata gibi iki büyük usta tarafından kurulan Ghibli Stüdyolarının filme destek vermesi çıkan sonuçta önemli bir etken. ilk defa Japonya sınırlarının dışına Hollanda’lı yönetmen Michael Dudok de Wit için çıkan bu stüdyo kendisi için doğru bir seçim yapmış.

Özlemi anlattığı Father and Daughter kısa filminde anlatımını çok beğendim. Kırmızı kaplumbağa’da kullandığı bazı detayların bu animasyonda da olması ya da başka bir deyişle 2001 yapımından etkilenmesi ilginçti. Yönetmenin karakteristik çizgilerini az çok anladığımı söyleyebilirim. En temel insani duyguları hiç bir konuşmaya ihtiyaç duymadan karelerle ve hikayesiyle anlatan bu film kesinlikle izlenmeli.