La tortue rouge / Kırmızı Kaplumbağa (2016)

Kırmızı Kaplumbağa temelinde yalnızlığı anlatan filmlerden biri. Yalnızlık duygusunu kuvvetlendiren sessizlikte (konuşmaların olmaması) filme ayrı bir tat kazandırmış. Bazıları için hiç bir diyaloğun geçmedi filmler cezbedici bulunmaz. Benim için bu durum tam tersi. Diyalogların azalması ile birlikte izleyenin hayal gücünde bıraktığı izler fazlalaşır. Yemeği doyasıya tüketmek yerine damakta bıraktığı lezzetin peşinden koşmak gibidir bu. Onun için yönetmenin bu seçimi daha da hoşuma gitti. filmi seyrederken hayal gücümün yelkenlilerini açarak seyre daldım.

Bir kaza sonucu adada mahsur kalan bir adamın çaresizliği ve yalnızlığıyla filme başlıyoruz. Bu adadan kurtulup insanlığa kavuşmak özlemiyle yaptığı sallar bir kaplumbağanın engellemelerine kurban giderken onu adaya çekecek bir hikayenin de ilk adımlarını görüyoruz. Çaresizliği zamanla öfkeye dönen adam vahşice Kırmızı Kaplumbağanın ölümüne sebep olur. Öfke dindikten sonra kalan vicdandır. Onu diriltme çabaları adadan kurtulma duygusunun önüne geçer. Gerçek ile hayalin birbirine karışmasıyla da bu hikaye farklı bir noktaya gidecektir. Yalnızlık adasında artık yalnız değildir. Kırmızı saçlarıyla bir kadın artık onun yanındadır. Kırmızı saçlı kadın eski kabuğunu okyanusa gönderirken adamda tercihini yapacak kurtuluş ümitlerinin simgesi salını okyanusa teslim edecektir.

resim

Zaman ve mekanın bilinmezliğe kavuştuğu noktada yeni bir yaşam filizlenirken. İnsanın sosyal bir varlık olduğunu, sevgiye muhtaç olduğunu, bu hayatı yaşanılır kılan en önemli şeyin insan olduğunu göreceğiz. Artık yalnız adamımızın dünyası ıssız değildir. Bir ailesi vardır. Ailesi ile yaşadığı bu ada onun için yaşam kaynağı olmuştur. Oğluyla geçirdiği keyifli dakikalar ve eşinin varlığı adayı bir dünyaya dönüştürecektir. Bu güzel dünyanın bir felaketle sarsılması aile içinde sarsıcı günlerin başlamasına neden olur. Yıkımların izlerini silmeye çabalarken genç bir yüreğin hayata duyduğu özlem onu farklı bir geleceğe doğru sürükleyecektir. Eşiyle yalnız kalan adam yılların fiziksel ve ruhsal değişimine uğrayacak uzaklara bakan gözleri ile bu yalnız adada başlayan hayatı son bulacaktır. Gerçek ile hayalin birbirine attığı düğümler çözülecek kırmızı saçlı kadın özüne dönerek bir hayatın kıyısından kendi hayatına doğru yolculuğuna çıkacaktır.

Filmin en sevdiğim yanlarından biri de müzik kullanımı oldu. Sessiz karelere duygu veren müziğin filmin etkisini arttırdığı muhakkak. Filmi 5 yaşında ki kızımla birlikte izledik. film boyunca yaptığımız konuşmalar, yorumlar aklımdan hiç silinmeyecek. final sahnesinde ben bu sonu hiç beğenmedim dedi. baba neden öldü? Annesi neden gitti? oğluna kavuştu mu? sorularıyla filmi baştan sona konuştuk. Onun da filme verdiği not gayet iyi ama bir de şu hüzünlü sonu olmasaydı. 🙂

2001 yılında “Father and Daughter” kısa metraj animasyonuyla oscara kavuşan yönetmen ve senarist Michael Dudok de Wit hakkında önceden hiç bir bilgi sahibi değildim. Kırmızı Kaplumbağa sayesinde yönetmenin eski kısa metrajlarını da izlemiş oldum. Renk kullanımı, insani duyguları ele alışı, ışık yansımaları ve gölgeler yapımlarında en dikkat çekici noktalar. Ayrıca Hayao Miyazaki ve Isao Takahata gibi iki büyük usta tarafından kurulan Ghibli Stüdyolarının filme destek vermesi çıkan sonuçta önemli bir etken. ilk defa Japonya sınırlarının dışına Hollanda’lı yönetmen Michael Dudok de Wit için çıkan bu stüdyo kendisi için doğru bir seçim yapmış.

Özlemi anlattığı Father and Daughter kısa filminde anlatımını çok beğendim. Kırmızı kaplumbağa’da kullandığı bazı detayların bu animasyonda da olması ya da başka bir deyişle 2001 yapımından etkilenmesi ilginçti. Yönetmenin karakteristik çizgilerini az çok anladığımı söyleyebilirim. En temel insani duyguları hiç bir konuşmaya ihtiyaç duymadan karelerle ve hikayesiyle anlatan bu film kesinlikle izlenmeli.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir