Krótki film o milosci / Aşk Hakkında Kısa Bir Film (1988)

Film yapmak seyirciler, festivaller, eleştiriler, söyleşiler demek değildir. Film yapmak her gün sabahın altısında kalkmak demektir. Soğuk, yağmur, çamur demek, ağır ışık malzemelerini taşımak demektir. Her şeyden önce, asap bozan bir meslektir ve her şey, ailen, duyguların, özel hayatın dahil olmak üzere ikinci plana atılır. Ve hepsi bir yana, film yapmak sabretmek demektir.

Bunun dışında ben, filmin montaj odasında var olmaya başladığına inanıyorum. Çekmek sadece gerekli malzemeyi ve seçenekleri sağlamaktır. Kendime mümkün olduğunca hareket etme özgürlüğü tanıyarak başlarım montaja. Kurgulamak iki film parçasını birbirine bağlamaktır ve bu aşamada uyulması gerekli bazı kurallar vardır. Kurgunun bir başka aşaması da, filmi oluşturmaktır. Bu, seyirciyle oynanan bir oyundur; dikkati yönlendirme, gerilimi dağıtabilme oyunu. Bazı yönetmenler bu oyunda senaryoya, bazıları oyunculara, sahnelemeye, ışıklara, görüntüye yaslanırlar. Bense filmin tanımlaması güç, sadece orada, montaj odasında hayat bulan ruhunun farkındayım.

resim

Sadece Avrupa Sinemasının değil Dünya sinemasının da en önemli yönetmenlerinden biri olan Kieslowski filmlerinde ki renk kullanımı, etik değerleri sorgulayışı, karakterlerinin psikolojisine verdiği değerle de kendine ait bir sinema dili yaratmayı başarmıştır. Filmlerle ilgili ilk tecrübeleri belgeseller üzerinedir. Bir belgeselinin mahkemede delil olarak kullanılmasıyla bir daha belgesel çekmeyeceğini dile getirmiş. Uzun metrajlı filmleriyle sinemasında ustalığı yakalamıştır. Polonya televizyonu için yaptığı on emirden ilham alan 10 kısa filmden oluşan Dekalog, Fansa bayrağının renklerinden ilham alarak çektiği Üç Renk üçlemesi, metafizik ögelerin ağır bastığı Veronique’nin İkili Yaşamı yönetmenin kariyerinde ki en önemli eserler olarak dikkat çeker. Üç Renk üçlemesinden sonra “Evime sigara içmeye gidiyorum” diyerek sinemaya verdiği arayı yeni bir üçlemeyle taçlandıracakken kalp krizi nedeniyle hayatını kaybeder.

Benim için Kieslowski edebiyatta ki Dostoyevski‘nin sinemadaki yansımasıdır. İnsanın varoluşunu yine insanı mercek altına alarak sorgular. İnsan psikolojisin çözümlenmesini kelimerden daha çok montaj odasında geçirdiği saatlerle, dramatik ortama nüfuz eden müzikleriyle ulaşmaya çabalar. 1976 ile 1993 yılları arasında yaptığı eserlerle “Huzurluğun Sinemasını” temsil eder. 1981’te çektiği Kör Talih ve 1984 yılında çektiği Sonsuz otoritelerce idealist hümanizmi yansıttığı için yasaklanır. Polanya’da komünist dönem sona erince Fransa’ya gider. Veronika’nın İkili Yaşamı, Üç Renk üçlemesine Fransa’da yaşam verir. Senaristi Krzysztof Piesiewicz ile yazdığı Cennet, Cehennem ve Araf üçlemesi onun ölümünden sonra genç yönetmenler tarafından sinema perdesine aktarılacaktır. Sonuç olarak sinema sevgisinin baş tacı yapımlarıyla hatırlanmaya devam edecektir

Aşkın tarifini nasıl yaparsanız yapın tarifin içine tutku, saplantı ve nedensizliği eklerseniz karşınızda Tomek‘i bulursunuz. 19 yaşında gençlik hayallerinin karmaşık dünyasında aşk dokunulmaz, erişilmez olabilir. Bu dünyanın kapılarını Tomek’e açan penceresinin tam karşısına koyduğu bir dürbündür. 30’lu yaşların olgunluğunda hayatın akışına kapılan Magda‘yı uzaktan izlemek sadece röntgencilik olarak açıklanamaz. O saplantılı bir aşkın merceğidir. Gördüğü dünyada ki yozluklar bile onun aşkına dokunamamaktadır. Tomek’in Magda’nın sesini, yüzünü, nefesini çevresinde görme çabaları bu aşkın en gerçek halidir. Tomek ile Magda arasındaki sır perdeleri kalkınca aşk ile aşktan uzak umursamazlığın buluşması da gerçek olur. Tomek’in ne istediğini anlamak, Magda için zordur. O saf aşkın ne demek olduğunu süregelen anlık ilişkilerinde çoktan unutmuştur.

resim

magda– beni neden gözetliyorsun.?
tomek– çünkü seni seviyorum.
magda– peki ne istiyorsun?
tomek– hiçbir şey
magda– beni öpmek mi istiyorsun?
tomek-hayır
magda– benimle yatmak mı istiyorsun?
tomek– hayır
magda– peki ne istiyorsun onu söyle?
tomek– hiçbir şey.

Tomek için aşk bu kadar anlamlıdır. Ne bir bedenin sıcaklığı, ne de yaşanılacak bir ömür hayali değildir bu. Tomek saf aşkın kimyasında çoktan hiçliğe ulaşmıştır. Tomek ile Magda’nın evdeki buluşması Tomek’in aşkının utanmaya, utanma ya da başka bir deyişle küçük düşürülmesi Tomek için bir sondur aslında. Kaçıp gitmek arkada bırakmak yetmeyecektir. Aklını, kalbini kemiren o an kendisiyle birlikte yokluğa karışmalıdır. Tıpkı aşkın yozlukta kayboluşu gibi. bu kayboluş Magda için aşka dokunuşun ilk adımları olur. Tomek’i düşünmek, onu özlemek zamanı geldiğinde, kurduğu hayaller Tomek’in odasından kendi dünyasına baktığı anda vücut bulur. Gördüğü sahne aşkın küçük bir saf dokunuşudur aslında.

Kieslowski aşkı en yalın, en saplantılı haliyle ele alır. Bilindik aşk öykülerinin dışına çıkarak insan, tutkuyu, saplantıyı saflığı, yozluğu en çıplak haliyle gözler önüne serer.10 bölümlük Dekolag serisinin en güzel filmlerinden biri şüphesiz ” Aşk hakkında kısa bir filmdir” Dekalog serisindeki bu hikaye ile eklemeler yaparak yeniden beğeniye sunulan bu film arasında farklılık olduğunu da belirteyim. Hangi sonun daha iyi olduğu gibi konulara girmeye gerek yoktur. İkiside görülmeyi bekleyen Kieslowski şaheserleridir. Bir de Zbigniew Preisner‘in dokunaklı müzikleri de arka fonda bu eşsiz filmlere eşlik edince sinemasal büyü daha da görkemli hale gelmektedir.

Geçen sene Polanya’da Kieslowski anısına yapılan bu çalışmayı da görmenizi isterim. Kieslowski’nin ışık kullanımı, sahne planlaması gibi unsurları bu videoda keşfedebilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir